Sema Babacan
“
.......“
Onunla ilgili hatırladığım çok az şey vardı. Esmerdi. Galiba bıyıkları vardı. Beni severdi. Bir de elleri titrerdi.
— Sahi, niye titriyor ellerin?
— Yazı yazarken hep vururlardı elime oyun olsun diye. Ne zaman yazı yazsam titrerdi elim. Sonra geçmedi. Ne yaparsam yapayım hep titredi.
Ve istisnasız her seferinde farklı bir cevabı olurdu aynı sorunun.
— Neden titriyor ellerin?
— Küçükken kardeşimle bir oyun oynardık. Ben ellerimi sağa sola sallardım; o da ip geçirmeye çalışırdı bileklerime. Sonra oyun bitti ama ellerim düzelmedi.
— Ellerin titriyor, niye?
— Askerdeyken çok atış yaptım; fakat bir türlü hedefi tutturamadım. Kızardı komutanım. Ne zaman tüfeği elime alsam titremeye başladı ellerim, kollarım, tüm vücudum. Geçmedi bir daha da.
— Ellerin neden titriyor?
— Hayat çok sarstı beni. Ve ellerimden çıktı acısı.
Kendinden bahsederdi. Sevdiklerinden ve ne kadar çok sevildiğinden. Dinlerdim. O konuşurken sıkılmazdım. Sevgililerini anlatırdı. O kadar çok bahsederdi ki; içlerinden bazılarını hala sevdiğini düşünürdüm. Gözlerim dolardı onu dinlerken. Eski sevgililerinden biri olduğumu düşünürdüm. Beraber Galata’ya çıktığımızı ve Süleymaniye’de dolaştığımızı. Oysa biz onunla sadece tek bir yerde buluşurduk. İstiklal’de pek az insanın bildiği küçücük bir lokantada. O, yerdi. Her gün başka bir yemek seçerdi. Ben hep aynı şeyi içerdim.
— Sodayı çok mu seviyorsun?
— Çok.
— Ama zararlı bu kadar içmen.
Ve sonra sodanın insan midesine zararlarını anlatmaya başlardı hararetle
— Sen de sigara içiyorsun.
— Evet, içiyorum.
— Ne farkı var? O da zararlı.
— Öyle ama soda kadar değil. Çık dışarıya sor insanlara sigara mı daha zararlı soda mı diye. Hepsi sigara der. Zaten zararlı olduğuna inanılan bir şeyin zarar vermesi o denli mühim değildir. Ama iyileştirici olması beklenen bir içecek zarar veriyorsa işte bu en kötüsüdür.
Bir sigara daha yakardı. Paketini ortada gördüğüm zaman içinden birkaç tane çalardım. Fark eder miydi, bilmem. Bana bir şey söylemezdi.
Bir kadın yazardan bahsederdi sürekli. İsmini hatırlamıyorum. Bir kitabını vermişti bana. Oku demişti. Çok şey bulursun. Okumadım.
Nadiren birlikte yürürdük. Beraber yürüdüğümüzde elini omzuma atardı. Sevgilisi olduğumu düşünürdüm. Düşünürdüm. Yine böyle yürürken bir gün aniden durdu olduğu yerde ve bana baktı. Munzurca gülümsedi.
— Sevgilin bizi görse çok kıskanır.
— Kıskanmaz.
— Kim sevgilisini birisinin kolunda görse kıskanır.
— Benim sevgilim yok.
Sevgilim olmadığını biliyordu. Hatta hiç olmadığını.
En sevdiği tatlı aşureydi. Bir defa pişirdim. Beğenmedi. En güzel üçüncü sevgilisi yaparmış. Nohudu bol ve biraz sulu. Aşure sevmezdim.
Bir defa okuldan almıştı beni. Fakülteyi gezdirmiştim ona. Yağmur yağıyordu. Ceketini çıkardı. Omzuma attı. Sonra çimenlere uzandı. Üzerine yağdıkça mutlanırdı. Suyu sadece gökten geldiğinde severdi. Şemsiye taşımazdı. Taşıyanları sevmezdi. Hiç şemsiye taşımadım.
Ve kayboldu ortadan. Aramadı bir daha. Evini bilmiyordum. Çalıştığı yeri de. Ortak arkadaşımız yoktu. Zaten onun hiç arkadaşı olmamıştı. Hep gittiğimiz lokantaya sordum. Yok dediler. Telefon numaramı bıraktım. Gelirse aramalarını söyledim. Aramadılar. Yitti gitti. Su olup buharlaştı sanki. Yağmasını bekledim. Yağmadı.
Önceleri evden çıkamadım. Üzüldüm, ağladım. Güldüm, ağladım. Korktum, ağladım. Şaşırdım, ağladım. Bana verdiği kitabı okudum, ağladım. Ve unuttum.
.............................................................................................................”
— Hımmm, sonu biraz muğlâk kalmış, dedim. Umursamadı. Başını benden öte yana çevirdi.
— Ne zaman yazdın peki?
— Dün.
Dün yazmamıştı. Dün bütün günü uyuyarak geçirdiğini hatırlamıyordu. Krize girdiğini ve onu güç bela sakinleştirdiğimizi. Hatırlamıyordu. Çünkü hatırlamamayı tercih ediyordu. Hatırlayamadıkça yaşıyordu. Nefes alabilmesi buna bağlıydı.
Terapiden çıktığı zamanlarda beni ziyaret ederdi. Boş bulduğu bir koltuğa uzanırdı. Uyurdu bazen. Bazen de dikerdi tavana gözlerini. Seyrederdi boşluğu. Ne düşünürdü bilmem. Söylemezdi. Bana bir şey anlatmazdı. Okan’la konuşurdu. O’na anlatırdı. Her şeyi. Bilmem gerekenleri ve hiçbir zaman öğrenemeyeceklerimi. Önceleri çok rahatsız olmuyordum. Okan’a giderdi. Haftada üç kere. Bazen dört, beş. İlk birkaç ay sesimi çıkarmadım. Sabrettim, sustum. Ama olmadı. Terapiye beni de götürmesini istedim. Kabul etmedi. Okan’la görüştüm. Konuştuklarını anlatmasını istedim. İfadesiz bir bakışla,
— Bunu söylediğine inanamıyorum, dedi. Sen hastalarının sırlarını her önüne gelene anlatır mısın?
— Her önüne gelen mi! Ben onun kocasıyım. Bilmek benim de hakkım. Ona yardımcı olabilirim belki; sorunlarını bilirsem.
— Sana inanamıyorum doktor, dedi. Çok kızdığında böyle derdi yalnızca. Çok kızmıştı.
Biliyorum. İstediğim makul değildi. Ama istiyordum. Okan’la saatlerce ne konuştuğunu bilmek istiyordum. Ona ne anlattığını. Sevinçlerinde Okan vardı. Üzüntülerinde Okan vardı. Heyecanlarında Okan vardı. Korkularında Okan vardı. Ve en yakın arkadaşım, karımla aramdaki en büyük duvardı. Karımla ilgili ne bilmiyorsam cevabı ondaydı ve hiç yolu yok sadece onda kalacaktı.
Oysa ben tanıştırmıştım ikisini. Ne olmuş nasıl olmuşsa; ismimi duymuş bir yerlerden. Hastam olmak istiyordu. Suratına baktım. Güneşte kalmış bir fotoğraf gibiydi. Saçları beyaza yakın bir sarıydı ve baktıkça daha da beyazlıyordu. Gözleri deniz grisi bir çift cam. Bakışları mat. Yüzünde renk yoktu. Kırmızı değildi ya da sarı. Hatta beyaz bile değildi. Renksizdi. Üzerinde kolsuz bir bluz vardı. Toz mavi. Ve uzun bir etek; gözleriyle aynı renk. Kuruboyayla yeni tanışmış bir çocuğun on dakikalık marifetiydi sanki varlığı. Acemi bir güzelliği vardı. Çarpıcılığı solgunluğundandı. Oturdu. O zaman fark ettim. Yüzüyle aynı renk vücudunda bir dövme vardı. Bir bukalemun. En az kendi kadar renksizdi dövmesi de. Zorlukla seçiliyordu. Adeta bir bukalemun gelip çöreklenmişti sol göğsünün üstüne ve doğası gereği renksizleşmişti.
Bir çay söyledim. İçmedi. Konuşmak istiyordu. Anlatacak çok şeyi vardı ve nereden başlayacağını bilmiyordu. Aklında aynı anda birden fazla cümle beliriyordu. Önce özneleri söylüyordu, sonra yüklemleri ve sora geri kalan tümleçleri. Kekeliyordu ya da çok hızlı konuşuyordu. Anlaşılmak gibi bir çabası yoktu. Sadece aklındaki kelimelerden kurtulmak istiyordu. Tek yolu vardı. Paylaşmak ve sonra unutmak.
O gün onu dinlemedim. Sadece sakinleştirdim. Yanımdan ayrılırken bana gülümsedi. Gülümsedim. Galiba sevindim. Dört gün sonra yeniden geldiğinde onu Okan’a götürdüm. Tanıştırdım ve yalnız bıraktım onları. Okan şaşırmamıştı. Daha önce de hasta götürmüştüm ona. Şizofrenik vakalar, manik depresifler, kronik obsesifler ve niceleri. Benden daha iyi bir doktordu. Biliyordum. Ama bu sefer ona hasta götürmemin sebebi nitelikli bir doktor olmasından kaynaklanmıyordu.
Ve bir ay sonra evlendik. Sadece nikâh memurunun, Okan’ın ve belediyede ne iş yaptığını dahi bilmediğim bir başka adamın huzurunda. Kimsesi yoktu. Benimse çağıramayacak kadar çok kimsem vardı. Çağırmadım.
Nikâhtan sonra bana gittik. Okan çok kalmadı -hastalarıyla yakın ilişkilere girmekten hep kaçınırdı. Hiç eşyası yoktu. Üzerindeki kıyafetler, eski bir cüzdan- yanında bir yenisi- ve bir tek kalemi vardı. İlk cümlesi “Burada kâğıt var mı?” oldu. Ona kâğıt verdim. On dakika sonra yenisini istedi. Ve yarım saat sonra eve alışmıştı. Kendi kâğıdını kendi alacak kadar.
Aramızdaki tek iletişim yatmadan önce bana gülümsemesiydi. İçim ısınırdı. Binbir duygu yer değiştirirdi yüreğimde. Ve o hep aynı gülümserdi. Gülümser ve odasına giderdi. Uyur muydu, bilmem. Kapısını kilitlerdi. Hiç zorlamadım onu. Onunla uyumanın nasıl olduğunu hiç merak etmedim ve güne onunla uyanmanın; ya da el ele yürümenin, birlikte kahvaltı etmenin, film seyretmenin, hükümeti eleştirmenin, sonbaharda göçen kuşlara üzülmenin ve ilkbaharda dönüşlerine sevinmenin. Hayır, hiç merak etmedim. Merak ettiğim, bütün gün ne yazdığıydı. Okan’la paylaşacak kadar lüzumsuz ve benden saklayacak kadar değerli. Bir tekini okuyabilmiştim şu ana dek. O, ofisteki koltuklardan birinde umarsızca uyurken binbir korkuyla çekip çıkarmıştım çantasından. Yakalanmıştım sonunda. Umursamamıştı. Esmer, bıyıklı bir adamdı anlattığı ve anlamadığım, üzerinde çok durmadığım, eski sevgilisidir deyip geçtiğim ve önceki yazdıklarını merak etmeye devam ettiğim. Sadece Okan’la paylaşılan yazılı bir hayat yaşıyordu. Benimle paylaştığı koca bir hiçti. Kocasıydım ve bir hiçtim onun için. Onun tek önem verdiği doktoruydu. En yakın arkadaşımı hiç tanımadığım bir kadından kıskanıyordum. Ya da tam tersi hiç tanımadığım bir kadını en yakın arkadaşımdan. Karım olacak kadar yakın ve gözlerine bakamayacak kadar uzak.
Günbegün çalışamaz hale geliyordum. Onu düşünüyordum. Sonra Okan’ı. Okan’a gitmesini, onunla konuşmasını istemiyordum. Ona karşı hissettiğim sevgi miydi, bilmiyorum. Kıskanıyordum; Okan’a gitmesini ve ona anlatmasını. Öyle ki gün içinde benimle konuşmadığı dahi oluyordu. Bana hiç değişmeyen bir gülümseme ve Okan’a sonsuz cümle kazandırmıştı bu evlilik.
Ve buldum. Onun yazdıklarını okumanın bir yolunu buldum. Birdenbire geliverdi aklıma. Eğer kâğıt olmazsa; yani kâğıt bulamazsa yazmak isteyince, tek kalemi olursa yani… Biliyorum, su içmekten farksızdı onun için yazmak. Mutlaka yazacaktı. Duvarlar da saman rengiydi.
Bütün kâğıtları kaldırdım ortadan. Hiçbir kâğıt parçası bırakmadım. Kartonlar, gazeteler, dergiler, yiyecek ambalajları… Üzerine yazı yazabileceği tek bir kâğıt parçası...
Ve çıktım. Yanlış olduğunu biliyordum. Ve bir doktorun bunu asla yapmaması gerektiğini. Doktor değildim artık. Avını yakalamaya çalışan vahşi bir hayvan… Deneğini ele geçirebilmek için tüm köşelere mayın yerleştirmiş çılgın bir bilim adamı…
Ve mayın benim için patladı.
Komşular arayıp haber verdi evin yandığını. Sonrasını pek az hatırlıyorum. Ofisten nasıl çıktığımı, arabaya nasıl bindiğimi ve eve nasıl geldiğimi. Geçtiğim yolları ve vazgeçemediğim hırsımı. İtfaiye sirenine karışmış cılız bir ambulans sesi. Kırmızı araç giderken beyaz olan yaklaşıyordu eve. Gerisini görmedim. Yahut hatırlamak istemiyorum.
Dünya evine nasıl girdiyse bu dünyadan da öyle göçtü. Bir Okan vardı cenazesinde, bir de sonsuz “ben”. Ha bir de imam; usul gereği. Okan çok kalmadı. Mezarlığın girişine yürüdü. Hastalarıyla yakın ilişkiler kurmaktan kaçınırdı. Ölmüş olsalar bile. Ben de çok kalmadım. Üzerine bir şeyler örttüm ve Okan’ın peşi sıra yürüdüm.
Mezarlığın girişinde beni bekliyordu. Gözleri benimkinin aksine ıslaktı. Baktım. Bana bakmadı. Koluma girdi. Yürüdük. Ardımızda bir yığın sessiz beden bırakırken Okan kendinin olmayan bir sesle konuşmaya başladı. Sanki o değil de bir dilsiz konuşuyordu. Kelimelere bu denli acemi olması beni şaşırttı.
— O hiç konuşmadı. Benimle yani.
Anlamadım. Anlamadığımı anlamış bir yüz ifadesiyle yineledi; bu sefer nispeten daha derli toplu.
— O, hiçbir terapide benimle konuşmadı. Tek kelime dahi.
Hissizdim. Bahsettiği kişi ölmemişti sanki de uzak bir yere gitmişti. Dedikodusunu yapıyordu.
— Ya ne, diyebildim. Konuşamama sırası bana gelmişti.
— Her geldiğinde önce perdeleri çeker sonra yere bağdaş kurardı. Tek kelime etmeden. Çantasından bir tomar kâğıt çıkarırdı. Saman kâğıtları. İtinayla okur, sonra itinasızca bir kibrit çakar ve hepsini yakardı.
— Sana okumaz mıydı, dedim. Sesimde belli belirsiz bir neşe vardı.
— Hayır, dedi Okan. Hiç okutmadı. O benim yanıma paylaşmaya değil unutmaya geliyordu. Unutabilmek için yok ediyordu. O kâğıtlar onun hafızasıydı ve o her akşam yatmadan önce her şeyi unutmalıydı. Her birini yeniden yaşamak için mutlaka unutmalıydı.
Okan’a baktım. Gözleri benimkinin aksine kuruydu. Bir doktordum ve bir katildim. Bir kocaydım ve karımı kendi ellerimle yaktım. Saman rengi birkaç duvarın arasında geçmişiyle birlikte kül oldu. Ve masal kuşunun aksine küllerinden doğmadı.
Okan’ın evine gittik. Yiyecek bir şeyler hazırladı. Ve hiç konuşmadı. Hastalarının kocalarıyla yakın ilişkiler kurmaktan kaçınıyordu sanırım. Onun söyleyemediklerini duvarlarından anladım. Henüz unutulmamış bir geçmişin saman rengi hafızasından.
.......“
Onunla ilgili hatırladığım çok az şey vardı. Esmerdi. Galiba bıyıkları vardı. Beni severdi. Bir de elleri titrerdi.
— Sahi, niye titriyor ellerin?
— Yazı yazarken hep vururlardı elime oyun olsun diye. Ne zaman yazı yazsam titrerdi elim. Sonra geçmedi. Ne yaparsam yapayım hep titredi.
Ve istisnasız her seferinde farklı bir cevabı olurdu aynı sorunun.
— Neden titriyor ellerin?
— Küçükken kardeşimle bir oyun oynardık. Ben ellerimi sağa sola sallardım; o da ip geçirmeye çalışırdı bileklerime. Sonra oyun bitti ama ellerim düzelmedi.
— Ellerin titriyor, niye?
— Askerdeyken çok atış yaptım; fakat bir türlü hedefi tutturamadım. Kızardı komutanım. Ne zaman tüfeği elime alsam titremeye başladı ellerim, kollarım, tüm vücudum. Geçmedi bir daha da.
— Ellerin neden titriyor?
— Hayat çok sarstı beni. Ve ellerimden çıktı acısı.
Kendinden bahsederdi. Sevdiklerinden ve ne kadar çok sevildiğinden. Dinlerdim. O konuşurken sıkılmazdım. Sevgililerini anlatırdı. O kadar çok bahsederdi ki; içlerinden bazılarını hala sevdiğini düşünürdüm. Gözlerim dolardı onu dinlerken. Eski sevgililerinden biri olduğumu düşünürdüm. Beraber Galata’ya çıktığımızı ve Süleymaniye’de dolaştığımızı. Oysa biz onunla sadece tek bir yerde buluşurduk. İstiklal’de pek az insanın bildiği küçücük bir lokantada. O, yerdi. Her gün başka bir yemek seçerdi. Ben hep aynı şeyi içerdim.
— Sodayı çok mu seviyorsun?
— Çok.
— Ama zararlı bu kadar içmen.
Ve sonra sodanın insan midesine zararlarını anlatmaya başlardı hararetle
— Sen de sigara içiyorsun.
— Evet, içiyorum.
— Ne farkı var? O da zararlı.
— Öyle ama soda kadar değil. Çık dışarıya sor insanlara sigara mı daha zararlı soda mı diye. Hepsi sigara der. Zaten zararlı olduğuna inanılan bir şeyin zarar vermesi o denli mühim değildir. Ama iyileştirici olması beklenen bir içecek zarar veriyorsa işte bu en kötüsüdür.
Bir sigara daha yakardı. Paketini ortada gördüğüm zaman içinden birkaç tane çalardım. Fark eder miydi, bilmem. Bana bir şey söylemezdi.
Bir kadın yazardan bahsederdi sürekli. İsmini hatırlamıyorum. Bir kitabını vermişti bana. Oku demişti. Çok şey bulursun. Okumadım.
Nadiren birlikte yürürdük. Beraber yürüdüğümüzde elini omzuma atardı. Sevgilisi olduğumu düşünürdüm. Düşünürdüm. Yine böyle yürürken bir gün aniden durdu olduğu yerde ve bana baktı. Munzurca gülümsedi.
— Sevgilin bizi görse çok kıskanır.
— Kıskanmaz.
— Kim sevgilisini birisinin kolunda görse kıskanır.
— Benim sevgilim yok.
Sevgilim olmadığını biliyordu. Hatta hiç olmadığını.
En sevdiği tatlı aşureydi. Bir defa pişirdim. Beğenmedi. En güzel üçüncü sevgilisi yaparmış. Nohudu bol ve biraz sulu. Aşure sevmezdim.
Bir defa okuldan almıştı beni. Fakülteyi gezdirmiştim ona. Yağmur yağıyordu. Ceketini çıkardı. Omzuma attı. Sonra çimenlere uzandı. Üzerine yağdıkça mutlanırdı. Suyu sadece gökten geldiğinde severdi. Şemsiye taşımazdı. Taşıyanları sevmezdi. Hiç şemsiye taşımadım.
Ve kayboldu ortadan. Aramadı bir daha. Evini bilmiyordum. Çalıştığı yeri de. Ortak arkadaşımız yoktu. Zaten onun hiç arkadaşı olmamıştı. Hep gittiğimiz lokantaya sordum. Yok dediler. Telefon numaramı bıraktım. Gelirse aramalarını söyledim. Aramadılar. Yitti gitti. Su olup buharlaştı sanki. Yağmasını bekledim. Yağmadı.
Önceleri evden çıkamadım. Üzüldüm, ağladım. Güldüm, ağladım. Korktum, ağladım. Şaşırdım, ağladım. Bana verdiği kitabı okudum, ağladım. Ve unuttum.
.............................................................................................................”
— Hımmm, sonu biraz muğlâk kalmış, dedim. Umursamadı. Başını benden öte yana çevirdi.
— Ne zaman yazdın peki?
— Dün.
Dün yazmamıştı. Dün bütün günü uyuyarak geçirdiğini hatırlamıyordu. Krize girdiğini ve onu güç bela sakinleştirdiğimizi. Hatırlamıyordu. Çünkü hatırlamamayı tercih ediyordu. Hatırlayamadıkça yaşıyordu. Nefes alabilmesi buna bağlıydı.
Terapiden çıktığı zamanlarda beni ziyaret ederdi. Boş bulduğu bir koltuğa uzanırdı. Uyurdu bazen. Bazen de dikerdi tavana gözlerini. Seyrederdi boşluğu. Ne düşünürdü bilmem. Söylemezdi. Bana bir şey anlatmazdı. Okan’la konuşurdu. O’na anlatırdı. Her şeyi. Bilmem gerekenleri ve hiçbir zaman öğrenemeyeceklerimi. Önceleri çok rahatsız olmuyordum. Okan’a giderdi. Haftada üç kere. Bazen dört, beş. İlk birkaç ay sesimi çıkarmadım. Sabrettim, sustum. Ama olmadı. Terapiye beni de götürmesini istedim. Kabul etmedi. Okan’la görüştüm. Konuştuklarını anlatmasını istedim. İfadesiz bir bakışla,
— Bunu söylediğine inanamıyorum, dedi. Sen hastalarının sırlarını her önüne gelene anlatır mısın?
— Her önüne gelen mi! Ben onun kocasıyım. Bilmek benim de hakkım. Ona yardımcı olabilirim belki; sorunlarını bilirsem.
— Sana inanamıyorum doktor, dedi. Çok kızdığında böyle derdi yalnızca. Çok kızmıştı.
Biliyorum. İstediğim makul değildi. Ama istiyordum. Okan’la saatlerce ne konuştuğunu bilmek istiyordum. Ona ne anlattığını. Sevinçlerinde Okan vardı. Üzüntülerinde Okan vardı. Heyecanlarında Okan vardı. Korkularında Okan vardı. Ve en yakın arkadaşım, karımla aramdaki en büyük duvardı. Karımla ilgili ne bilmiyorsam cevabı ondaydı ve hiç yolu yok sadece onda kalacaktı.
Oysa ben tanıştırmıştım ikisini. Ne olmuş nasıl olmuşsa; ismimi duymuş bir yerlerden. Hastam olmak istiyordu. Suratına baktım. Güneşte kalmış bir fotoğraf gibiydi. Saçları beyaza yakın bir sarıydı ve baktıkça daha da beyazlıyordu. Gözleri deniz grisi bir çift cam. Bakışları mat. Yüzünde renk yoktu. Kırmızı değildi ya da sarı. Hatta beyaz bile değildi. Renksizdi. Üzerinde kolsuz bir bluz vardı. Toz mavi. Ve uzun bir etek; gözleriyle aynı renk. Kuruboyayla yeni tanışmış bir çocuğun on dakikalık marifetiydi sanki varlığı. Acemi bir güzelliği vardı. Çarpıcılığı solgunluğundandı. Oturdu. O zaman fark ettim. Yüzüyle aynı renk vücudunda bir dövme vardı. Bir bukalemun. En az kendi kadar renksizdi dövmesi de. Zorlukla seçiliyordu. Adeta bir bukalemun gelip çöreklenmişti sol göğsünün üstüne ve doğası gereği renksizleşmişti.
Bir çay söyledim. İçmedi. Konuşmak istiyordu. Anlatacak çok şeyi vardı ve nereden başlayacağını bilmiyordu. Aklında aynı anda birden fazla cümle beliriyordu. Önce özneleri söylüyordu, sonra yüklemleri ve sora geri kalan tümleçleri. Kekeliyordu ya da çok hızlı konuşuyordu. Anlaşılmak gibi bir çabası yoktu. Sadece aklındaki kelimelerden kurtulmak istiyordu. Tek yolu vardı. Paylaşmak ve sonra unutmak.
O gün onu dinlemedim. Sadece sakinleştirdim. Yanımdan ayrılırken bana gülümsedi. Gülümsedim. Galiba sevindim. Dört gün sonra yeniden geldiğinde onu Okan’a götürdüm. Tanıştırdım ve yalnız bıraktım onları. Okan şaşırmamıştı. Daha önce de hasta götürmüştüm ona. Şizofrenik vakalar, manik depresifler, kronik obsesifler ve niceleri. Benden daha iyi bir doktordu. Biliyordum. Ama bu sefer ona hasta götürmemin sebebi nitelikli bir doktor olmasından kaynaklanmıyordu.
Ve bir ay sonra evlendik. Sadece nikâh memurunun, Okan’ın ve belediyede ne iş yaptığını dahi bilmediğim bir başka adamın huzurunda. Kimsesi yoktu. Benimse çağıramayacak kadar çok kimsem vardı. Çağırmadım.
Nikâhtan sonra bana gittik. Okan çok kalmadı -hastalarıyla yakın ilişkilere girmekten hep kaçınırdı. Hiç eşyası yoktu. Üzerindeki kıyafetler, eski bir cüzdan- yanında bir yenisi- ve bir tek kalemi vardı. İlk cümlesi “Burada kâğıt var mı?” oldu. Ona kâğıt verdim. On dakika sonra yenisini istedi. Ve yarım saat sonra eve alışmıştı. Kendi kâğıdını kendi alacak kadar.
Aramızdaki tek iletişim yatmadan önce bana gülümsemesiydi. İçim ısınırdı. Binbir duygu yer değiştirirdi yüreğimde. Ve o hep aynı gülümserdi. Gülümser ve odasına giderdi. Uyur muydu, bilmem. Kapısını kilitlerdi. Hiç zorlamadım onu. Onunla uyumanın nasıl olduğunu hiç merak etmedim ve güne onunla uyanmanın; ya da el ele yürümenin, birlikte kahvaltı etmenin, film seyretmenin, hükümeti eleştirmenin, sonbaharda göçen kuşlara üzülmenin ve ilkbaharda dönüşlerine sevinmenin. Hayır, hiç merak etmedim. Merak ettiğim, bütün gün ne yazdığıydı. Okan’la paylaşacak kadar lüzumsuz ve benden saklayacak kadar değerli. Bir tekini okuyabilmiştim şu ana dek. O, ofisteki koltuklardan birinde umarsızca uyurken binbir korkuyla çekip çıkarmıştım çantasından. Yakalanmıştım sonunda. Umursamamıştı. Esmer, bıyıklı bir adamdı anlattığı ve anlamadığım, üzerinde çok durmadığım, eski sevgilisidir deyip geçtiğim ve önceki yazdıklarını merak etmeye devam ettiğim. Sadece Okan’la paylaşılan yazılı bir hayat yaşıyordu. Benimle paylaştığı koca bir hiçti. Kocasıydım ve bir hiçtim onun için. Onun tek önem verdiği doktoruydu. En yakın arkadaşımı hiç tanımadığım bir kadından kıskanıyordum. Ya da tam tersi hiç tanımadığım bir kadını en yakın arkadaşımdan. Karım olacak kadar yakın ve gözlerine bakamayacak kadar uzak.
Günbegün çalışamaz hale geliyordum. Onu düşünüyordum. Sonra Okan’ı. Okan’a gitmesini, onunla konuşmasını istemiyordum. Ona karşı hissettiğim sevgi miydi, bilmiyorum. Kıskanıyordum; Okan’a gitmesini ve ona anlatmasını. Öyle ki gün içinde benimle konuşmadığı dahi oluyordu. Bana hiç değişmeyen bir gülümseme ve Okan’a sonsuz cümle kazandırmıştı bu evlilik.
Ve buldum. Onun yazdıklarını okumanın bir yolunu buldum. Birdenbire geliverdi aklıma. Eğer kâğıt olmazsa; yani kâğıt bulamazsa yazmak isteyince, tek kalemi olursa yani… Biliyorum, su içmekten farksızdı onun için yazmak. Mutlaka yazacaktı. Duvarlar da saman rengiydi.
Bütün kâğıtları kaldırdım ortadan. Hiçbir kâğıt parçası bırakmadım. Kartonlar, gazeteler, dergiler, yiyecek ambalajları… Üzerine yazı yazabileceği tek bir kâğıt parçası...
Ve çıktım. Yanlış olduğunu biliyordum. Ve bir doktorun bunu asla yapmaması gerektiğini. Doktor değildim artık. Avını yakalamaya çalışan vahşi bir hayvan… Deneğini ele geçirebilmek için tüm köşelere mayın yerleştirmiş çılgın bir bilim adamı…
Ve mayın benim için patladı.
Komşular arayıp haber verdi evin yandığını. Sonrasını pek az hatırlıyorum. Ofisten nasıl çıktığımı, arabaya nasıl bindiğimi ve eve nasıl geldiğimi. Geçtiğim yolları ve vazgeçemediğim hırsımı. İtfaiye sirenine karışmış cılız bir ambulans sesi. Kırmızı araç giderken beyaz olan yaklaşıyordu eve. Gerisini görmedim. Yahut hatırlamak istemiyorum.
Dünya evine nasıl girdiyse bu dünyadan da öyle göçtü. Bir Okan vardı cenazesinde, bir de sonsuz “ben”. Ha bir de imam; usul gereği. Okan çok kalmadı. Mezarlığın girişine yürüdü. Hastalarıyla yakın ilişkiler kurmaktan kaçınırdı. Ölmüş olsalar bile. Ben de çok kalmadım. Üzerine bir şeyler örttüm ve Okan’ın peşi sıra yürüdüm.
Mezarlığın girişinde beni bekliyordu. Gözleri benimkinin aksine ıslaktı. Baktım. Bana bakmadı. Koluma girdi. Yürüdük. Ardımızda bir yığın sessiz beden bırakırken Okan kendinin olmayan bir sesle konuşmaya başladı. Sanki o değil de bir dilsiz konuşuyordu. Kelimelere bu denli acemi olması beni şaşırttı.
— O hiç konuşmadı. Benimle yani.
Anlamadım. Anlamadığımı anlamış bir yüz ifadesiyle yineledi; bu sefer nispeten daha derli toplu.
— O, hiçbir terapide benimle konuşmadı. Tek kelime dahi.
Hissizdim. Bahsettiği kişi ölmemişti sanki de uzak bir yere gitmişti. Dedikodusunu yapıyordu.
— Ya ne, diyebildim. Konuşamama sırası bana gelmişti.
— Her geldiğinde önce perdeleri çeker sonra yere bağdaş kurardı. Tek kelime etmeden. Çantasından bir tomar kâğıt çıkarırdı. Saman kâğıtları. İtinayla okur, sonra itinasızca bir kibrit çakar ve hepsini yakardı.
— Sana okumaz mıydı, dedim. Sesimde belli belirsiz bir neşe vardı.
— Hayır, dedi Okan. Hiç okutmadı. O benim yanıma paylaşmaya değil unutmaya geliyordu. Unutabilmek için yok ediyordu. O kâğıtlar onun hafızasıydı ve o her akşam yatmadan önce her şeyi unutmalıydı. Her birini yeniden yaşamak için mutlaka unutmalıydı.
Okan’a baktım. Gözleri benimkinin aksine kuruydu. Bir doktordum ve bir katildim. Bir kocaydım ve karımı kendi ellerimle yaktım. Saman rengi birkaç duvarın arasında geçmişiyle birlikte kül oldu. Ve masal kuşunun aksine küllerinden doğmadı.
Okan’ın evine gittik. Yiyecek bir şeyler hazırladı. Ve hiç konuşmadı. Hastalarının kocalarıyla yakın ilişkiler kurmaktan kaçınıyordu sanırım. Onun söyleyemediklerini duvarlarından anladım. Henüz unutulmamış bir geçmişin saman rengi hafızasından.
..............................................................................................................”
Sigarasını söndürdü. Titreyen elleriyle çay bardağını sıkıca kavradı ve bana baktı.
— Hikâye içre hikâye yazmak kolay değildir, dedi. Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı. Odanın içindeki duman aramızda bir perde oluşturuyordu. Kalktım. Pencereyi açtım; onu daha net görebilmek için.
— Aslına bakarsan birinci hikâye biraz zorlama olmuş. Yani ikinci hikâye ile hiçbir ortak noktası yok. Bu esmer ve bıyıklı adamın bu kadının hayatındaki yeri belirtilmeliydi. Kimdir bu adam? Babası mı, amcası mı, sevgilisi mi, öğretmeni mi, doktoru mu, kim? Bu anlamda kadının yazdığı hikâye biraz havada kalıyor. Bu esmer ve bıyıklı adamı ikinci hikayenin içine de yerleştirmelisin bence. Çok zor olmaz senin için.
— ……
— Yani bunun bir önemi yok mu demek istiyorsun?
Başımı salladım. Kırlaşmaya başlamış dağınık saçlarını biraz daha karıştırdı. Çayı bitmişti. Bir tane daha koymak istedim. Kabul etmedi. Bıyıkları adaçayı kokuyordu.
— Ama o zaman bütünlük olmaz ki. Hikâyede her ayrıntı önemlidir. Birbirini tamamlar detaylar. Fazlası eksiği olmaz. Yazar bir detay veriyorsa mutlaka sebebi vardır.
Gülümsedim.
— …….
— Elbette bu senin hikayen ama…
— …….
— Beni mi?
— …….
— Sadece benden bahsetmek için mi yani? Bir kahkaha attı. Hoşuna gitmişti. Birilerinin hikâyesini işgal etmek onu onurlandırmış olmalıydı. Titreyen elini çakmağına götürdü. Kahkahası kendini belli eden bir tebessüme bırakmıştı yerini. O da biliyordu kendisinden bahsedildiğini. Yine de sessiz bir itiraf bekliyordu benden. İstediği olmuştu.
— Yani konuk bir karakter olmuşum hikâyene. Sesinde gurur vardı. Bireysel açıdan ne kadar sevindiriciyse edebi açıdan bir o kadar sığ bir yaklaşım bu. Bu esmer adam senin hikâyende hiçbir şeye hizmet etmiyor.
Kalktım. Buzdolabından biraz daha peynir çıkardım. Peyniri çok seviyordu. Her öğünde yiyordu. Yerime oturmuştum ki aklıma geldi. Ayağa kalktım. Dolabın kapağını açtım. Ve kendim için de bir şeyler çıkardım. Her öğünde içilebilecek bir şeyler.
— Bu kadar erken içmemelisin, midene zarar vereceksin, dedi. Titreyen ellerini dağınık sayfalarda biraz gezdirdi ve yapacak başka bir şey bulamayınca, “Tamam, biraz da teknik açıdan bakalım hikâyene.”, dedi. Biliyordum. Bu güneşli günde yapmak isteyeceği çok daha eğlenceli şeyler vardı. İtiraz etmedim yine de.
— Öncelikle alt hikâyeye bakalım. Dediğim gibi bu esmer adamı biraz tanıtmalısın. Yüzü olabilir, kıyafetleri olabilir. Ondan bahsetmelisin biraz.
— ……..
— Elbette önemli. Bu hikâye ona adanmış.
— …….
— Bu gözle de görülebilir elbette ama yine de bence bu, kimliği belirsiz kızdan çok bu esmer ve bıyıklı adamın hikâyesi. Her neyse, başka… Ha evet; sigara ve soda yaklaşımını çok gerçekçi bulduğumu söylemeliyim. Bakış açın çok geniş. Sesinde alaycı bir ton vardı. Edebiyatta ondan taraf olmam onu sevindiriyordu. Gerçek bu olmasa bile…
Kendine bir çay koydu. Peynir tabağını önüne çekti. Ve çatallamaya başladı. Bir yandan yiyor bir yandan konuşuyordu.
— Titreyen eller bölümünü daha da geliştirebilirsin. Bundan daha iyisini yapabileceğini biliyorum. Ama ne yalan söyleyeyim, güzel olmuş. Beni çok iyi tanıyor olman rağmen hiç tanımıyormuşçasına tasvir etmişsin. Titreyen ellerimin birine ilham vermesi beni çok mutlu etti. Peynirin büyüsüne kapılmıştı. Peynir yerken hep güzel şeyler söylerdi. Kendi tabağımdaki peyniri de ona uzattım. Hayır demedi.
— Güzel… Gerçekten güzel, tasvirlerin yani. Kalemi arıyordu. Bulamadı. Peynir tabağının altında idi. Kalktım. Dolabın üstünden bir başka kalem verdim. Henüz kullanılmamış bir kalem.
— Sana bir şey söyleyeyim mi, aşureyi en güzel sen yapıyorsun. Sahi, balkonda unuttuk tencereyi.
Kalkacak oldum. Benden önce davrandı. Bir kâse bir de kupa çıkardı kapağı çatlak mutfak dolabından. Ben kaşıklamayı severdim; o içmeyi. Benim tabağıma biraz ceviz serpiştirdi ve küçük kırmızı ekşi taneler. Kendi bardağına tabağında kalan peynir kırıntılarını boşalttı. Peyniri her şeyin yanında yiyebilirdi.
— Eline sağlık. Şimdi diğer hikâyeye gelelim. Bu hikâyede anlatıcımız bir erkek ve adı yok. Neden adı yok, sahi?
— ……..
— Dediğin gibi olsaydı Okan’ın da bir adı olmazdı. Açığımı yakalamaya çalışıyordu. Bulunca sevinmiyordu ama yine de hata yapmam ona mutluluk veriyordu. Aşuremden bir kaşık aldım. Bu seferki kaşık safi nohuttu. Cevap bekler gibi suratıma bakıyordu. Kaşığımı bıraktım.
— ………
— Çok özür dilerim canım, sen tatlını bitir; sonra tartışalım. Zaten tek elle yeterince zor oluyor anlaşmak. Alçıdaki kolumu işaret ediyordu. Önemsemedim ve yineledim.
— ………
— Nasıl yani, bu Okan’ın hikâyesi mi?
— …….?
— Bana kalırsa anlatıcının ya da bir ihtimal karısının öyküsü bu. Ama haklısın; nerden bakmak istersen öyle görürsün. İsimler çok da önemli değil zaten.
— …..
— Hikâye sahibini ayrıcalıklı yapan bir ismi olması mı yani?
— …….
— Aynı şey. İsmi olan herkes ayrıcalıklı değil ki. İsmimiz var ama günlük hayatta ne kadar az kullanıyoruz, hiç düşündün mü? İsim yerine klişeler kullanıyoruz. Ya da ünlemler, işaretler… Gözleri aşure bardağına kaydı, sonra biri alçılı ellerime. Veya eller, dedi. İsimleri kullanmamak için o denli bahanemiz var ki…
Düşündüm. Haklıydı. Mesela bu tartışmanın başından beri hiç telaffuz etmemişti adımı. Bir hikâyem yok muydu benim?
— Demek Okan’ın hikâyesi… O halde daha çok bahsetmeliydin ondan. Onunla ilgili çok az şey biliyoruz. Hikâye anlatıcısının en yakın arkadaşı, arkadaşının karısının doktoru, mesleğine sadık biri, ha bir de hastalarıyla yakın ilişkiler kurmaktan hoşlanmıyor.
— ……….
— Ama neden? Şaşırmıştı. Bu hikâyenin yazarının ben olduğunu unutuyordu. Öyleydi çünkü öyle yazmıştım.
— ……..
— Yani adamın karısının ölümünden Okan’ı mı suçluyorsun?
— ……..
— Ya ne?
— …….
— O zaman da mesleğinin gereklerini yerine getirmemiş olmaz mıydı peki? Dur biraz neyin altını çizmek istediğini anladım. Belirlenen kurallara göre davranmak her zaman doğru olmayabilir.
— ………
— Ama bunu anlatmak için Okan’ı kullanman hiç hoş değil.
Bütün bunların kurmaca olduğunu unutmuş gibi konuşuyordu. Ses tonu yükselmiş, el ve yüz hareketleri keskinleşmişti. Hiçbir zaman var olmayan birinin haklarını gözetiyordu.
— ……….
— İyi de hikâye anlatıcısı sensin.
— ……….
— Önünde sonunda o da senin yarattığın bir karakter değil mi? Cümlesi bittikten sonra mahcup bir tebessüm etti. Başını önüne eğdi. Peynir tabağını çevirdi. Masaya dökülen birkaç peynir kırıntısını parmağına bastırıp ağzına götürdü. Yeniden gülümsedi. Başını iki yana salladı. Aşure bardağının dibinde kalan nohutları çay kaşığıyla aldı. Yiyecekti. Vazgeçti. Sırf hikâyemi yalancı çıkarmak için belki de; yemedi. Bu hali öyle komikti ki görse, kendini bir ayırt edebilse yerlere yatardı gülmekten. Görmedi. Ben gördüm. Lakin söyleyemedim.
— Okan’ın üzerine biraz daha gitseydin keşke; madem onun hikâyesiymiş. Ya da hikâye anlatıcısı. Kadının üzerinde çok durmuşsun. Dövmesine kadar tasvir etmişsin. Anlayamadığım; betimlemelerini bu kadın için cömertçe kullanırken, bu iki adama karşı neden böyle cimri olduğun. Onlar da senin karakterlerin.
— …..
— Bu hikâyeye Okan’ın hikâyesi diyeceksen, evet.
— …..
— Hayır, bunun mesleki kimliğimle bir ilgisi yok.
Uzatmadım. Çay soğumuştu. Ocağı yaktım. Çaydanlığa biraz daha su koydum. Sağ elim yer yer ağrıyordu. Alçının çıkmasına daha üç hafta vardı. Ne kötüydü insanın iki iletişim aracından birini ansızın yitirmesi. Konuşmaya muktedir birinin alt dudağını kıpırdatamaması gibi bir durumdu bu. Konuşmaya muktedir bir insanın sağ eli kırılırsa sol el ister istemez o boşluğu doldurur. Yemek yiyebilir örneğin, kıyafet değiştirebilir, etrafı toparlayabilir ve hatta biraz zorlanırsa yazı dahi yazabilir. Fakat konuşmaya hiçbir vakit muktedir olmamış bir insanın sağ eli kırılırsa alışmakta çok güçlük çeker. Önce inkâr eder. Sonra kabul eder. Sonra alışmaya çalışır. Alışamaz. Anlatamaz çünkü. İnsan iletişememeye alışabilir mi? Bir gün önce yaptığını bir gün sonra yapmadan durabilir mi? Gözleri görmeyen insanların kulakları çok iyi duyarmış. Veyahut koku alma duyuları normalin çok üstünde olurmuş. Kulakları duymayan insanların hisleri çok kuvvetli olurmuş; duyamadıklarını hissederlermiş. Ne vakit arkalarından yaklaşmaya çalışsanız fark edip arkalarını dönerlermiş. Attığınız adamın sarstığı yermiş sizi ona bilinir kılan. Dili yemek yemekten başka bir işe yaramayan insanların elleri de böyledir işte. Gözün gördüğünü dil söyler, kulağın işittiğini dil söyler, burnun kokladığını dil söyler, gönlün hissettiğini dil söyler. Yok, eğer söylemiyorsa içinde mi kalır bunlar insanın. Kalmaz elbette, kalırsa yaşayamaz. Dilsiz insana, el bir hazinedir. Sade anlaşmaya değil, anlatmaya da yarar el. Gözün gördüğünü dil söylemezse el yazar, kulağın işittiğini dil söylemezse el yazar. Gönlün hissettiğini dil söylemezse el yazar. Ve günün birinde o el kırılırsa insan ne görmek ister, ne duymak, ne koklamak ne de hissetmek. Anlatamadıktan sonra neye yarar ki görmek, duymak, koklamak, hissetmek.
Benimkisi geçici bir durum. Üç hafta sonra yeniden kavuşacağım alt dudağıma. Bu sefer kıymetini daha iyi bileceğim.
— Su taşıyor, dikkat et! Yanacaksın.
— ……..
— Yok yok. Geç kalmadım. Bugün dersim geç başlayacak. Seni parka götüreyim mi? Yürüyelim beraber.
Biliyordum bu güneşli günde yapmak isteyeceği çok daha eğlenceli şeyler vardı. İtiraz etmedim yine de. O, titreyen elleriyle kendine bir bardak çay daha koyarken, masadan kalktım. Bulaşıkları lavaboya götürdüm. Ve kapının önünde onu bekledim. Az sonra geldi. Saç tokamı çıkardı. Eğildi, şakağımdan öptü. Bıyıkları adaçayı kokuyordu.
Parka gelmeden bir markete uğradık. Kendine bir paket sigara aldı. Bana da bir şişe soda. Parkta kimse yoktu. Bir banka oturduk. Başımı omzuna yasladım. Hiç konuşmadı. Saçlarımı okşadı ona gülümsedim. Bana gülümsedi. Neden sonra aranmaya başladı.
— Çakmağımı evde unutmuşum, dedi. Şu ilerdeki marketten bir kibrit alayım, otur sen burada.
Gitti. Sigarasını bankta unuttu. Paketi açtım. İçindekilerin yarısını çıkardım. Parçalayıp çöpe attım. Sodamdan bir yudum daha aldım. Güldüm. Mutlu oldum. Yanıma döndüğümde bir bana baktı, bir de açık pakete. Anladı, güldü.
— Alacağın olsun, dedi.
Bir sigara yaktı. Konuşmadı. Titreyen elleriyle saçlarımı okşamaya devam etti. Uzun uzun sustu. Neden sonra kendi sessizliğini kendi bozdu.
— Keşke, dedi, kadın ölmeseydi.
— …….?
— Çünkü onu sana benzetmiştim.
Gökten damlalar düşmeye başladı. Titreyen elleriyle damlaları yakalamaya çalıştı. Olmadı. Damlalar hızlandı. Ceketini çıkardı. Omzuma attı. Damlalar üzerine yağdı bir müddet. Sonra ayağa kalktı.
— Haydi artık. Eve git. Islanma daha fazla.
— …….?
— Okula. Bugün kuram dersi var. Erken gideyim de hazırlık yapayım.
Damlalar yavaşlıyordu. Kır saçlarına düşüyordu ve inadına ıslanmıyordu saçları.
— Sigaramı sana vereyim mi, diye sordu.
— …….
— Neden?
— …….
Gülümsedi. Ve omzumdaki ceketin cebine bıraktı. Eğildi. Şakağımdan öptü. Sonra gitti. Gidişini izledim bir müddet. Sonra ben de gittim. Park kaldı.
Eve geldiğimde damlalar durmuştu. Çok ıslanmış mıydı acaba? Elleri üşümüş müydü? Mutfağa girdim. Adaçayı kokuyordu. Aşure tenceresine bir kaşık daldırdım. Hiç nohut gelmedi. Yerde bir parça peynir vardı. Kaldırdım. Pencerenin kenarına koydum. Martılar peynir severdi.
Pencereyi kapattım ve karo taşlarının üzerine bağdaş kurdum. Ve hikâyemi düşündüm. “Hikâyeler insanlara değil, insanlar hikâyelere aittir.” demişti ilk doktorum. Kaderci olmakla suçlamıştım onu. Bir hikâyeye ait olmak fikri müthiş korkunçtu.
— Siz bir hikâyeye ait olmak istiyorsunuz. Böylelikle davranışlarınızın sorumluluğundan kaçabileceğinizi sanıyorsunuz. Oysa unutmamanız gereken bir şey var. Bir hikâyeye de ait olsanız, anlatıcı sizsiniz. Yazar da öyle. Yazdığınızı yaşamakla yükümlüyseniz kendiniz için mutlu bir şeyler yazın.
“İnsanlar hikâyelere değil, hikâyeler insanlara aittir.” demişti ikinci doktorum. Sıradan olmakla suçlamıştım onu.
— Sanıyorsunuz ki bütün bunlar bir hikâye ve siz de bu hikâyede size biçilen rolün hakkını vermeye çalışıyorsunuz. Bir de şöyle düşünün. Siz ona ait değilsiniz; tam tersi o size ait. Siz yazıyorsunuz, önce yazıp sonra yaşıyorsunuz. Böylelikle ona ait değil sahip oluyorsunuz.
“Hikâyelerle insanlar arasında pek çok benzerlik vardır.” demişti üçüncü doktorum.
— Mesela ikisi de canlıdır, kendini yeniler. İkisinin de sırları vardır. İkisi de başka insanlarda başka intibalar uyandırır ve ikisi de bir şeyler anlatır. Anlayabilmek için dinlemek, dinleyebilmek içinse susmak gerekir. Bunca benzerlikleri olmasına rağmen tek bir fark ciddi anlamda ayırır ikisini. İnsan fani, hikâye bakidir. Bu yüzden hikâyeler uyduruyorsunuz. İçinde sizin de olduğunuz hikâyeler.
Aslında uydurmuyorum. Yazdıklarım gerçeğin benim için nihayet bulduğu noktada başlıyor. Nasıl mı? Gerçeklikte doğru yanlış yoktur. Sadece durumlar vardır. İşinize gelir yahut gelmez. İşte durumlar ne vakit işime gelmese onları işime gelir hale getiriyorum ben. Bunu yapmak için gerçeklikten sıyrılmam gerekiyor. Yaşanmışlıklarda yapılan birkaç küçük değişikliğin geçmişe bir zararı olmaz ne de olsa. Ama geleceğe etkisi büyük olur. Onu baştan ayağa değiştirebilir. Yaşanmışlıklarda yapılan değişikliklere sıcak bakmazlar doktorlar. Geçmiş yaşandığı gibi kalmalıdır onlara göre. Böylece gerçeği garanti altına alırlar. Ne de olsa alternatifi olmayan bir geçmişin birden fazla geleceği olamaz.
Bir daha doktora gitmedim. Çünkü doktorlar zararlı kimselerdir. İyileştirici olması beklenenin zarar vermesi ise en kötüsüdür.
Ve sonra onu fark ettim. Yaşanmışlıkları değiştirmekten çekinmeyen onu. Ve hatta karamsar gelecekler yaratmaktan korkmayan. Karda kalmış dağınık saçları ve fazlaca uzamış sakallarını gördüm ilk. Sonra geri kalanını. Geçmişi değiştiriyordu. Olmamış ve hiçbir zaman olmayacak durumlar için alternatif gelecekler üretiyordu. Ve hatta birçok insana bunu yapmayı öğretiyordu. Mesleği buydu. Benim yaşayabilmek için yaptığımı ve yapmamak için tonlarca para döktüğümü, o, para kazanabilmek için yapıyordu.
Hikâye uydurmak zor bir iştir. Herkes yapamaz. Kuralları vardır. Dışına çıkarsanız, yahut içine girmeye çalışmazsanız, değiştirmeye çabaladığınız geçmiş daha berbat bir hal alabilir. Ve gelecek de aynı talihsizlikten nasibini alır bunu takiben. Hikâye uydurmak zor bir iştir. Herkes yapamaz.
Ama o yapıyor. Hem de pek güzel. Yazdıklarını bana okutmuyor fakat yatak odasından bir iki kâğıt aşırmıştım. İkimiz de aynı şeyi yapıyoruz, lakin başka isimlerle. Bu onun mesleği benimse yaşayabilme rutinim. Onun yaptığına edebiyat, benim yaptığıma deli saçması deniyor. Hikâye uydurmanın devlet tekelinde yapılınca normal olması bir hayli anormal.
Yine de benim için fark etmez. Ne de olsa kimse okumuyor yazdıklarımı ondan başka. O da hepsini okuyamıyor ya neyse. Kimseye anlatma şansım yok zaten. Yazıyorum ve sonra unutuyorum. Unuttuktan sonra da siliyorum. Eski doktorlarımın dediği gibi geçmişte yaşamıyorum ben. Sadece bir alternatif yaratıyorum. Alternatif herkesi rahatlatır. Beni de. Ama orda kalmıyorum. Şimdiye geri dönüyorum. Geçmişle oynayabilmenin tek kuralı şimdiye hâkim olmaktır. Hem onlar ne anlarlar ki! Anlaşabilmek için ellerini kullanmayan insanlar, anlaşabilmek için dilini kullanmayan insanları belli ölçüde anlayabilirler. Doktor da olsalar.
Ve işte güneş inişe geçti. Birazdan gelir. Onun için hikâye uydurmanın belli saatleri var. Mesai saatleri. Haftada 20 saat mesai yapıyor o; bense ayık olduğum her dakika. Delilerin fazlaca mesai yapan edebiyatçılar olduğunu söyleyebilirim şu halde.
O gelmeden az önce kaydettiğim ve kaydetmeye devam ettiğim tarihi silmeliyim. İtiraf etmeliyim ki sırtını boşluğa vererek yazmak çok zor oluyor. Ama sol elle yazmak kadar değil. Kargacık burgacık, ancak oldukça keskin hatları olan bir yazı. Sıkı bir sağ el kullanıcıysanız, sol elinizle yazmaya çalıştığınızda harfleri yuvarlayamadığınızı görürsünüz. En oval harf bile bıçak kadar keskin çıkar kaleminizden. Olduğundan büyük yazarsınız her şeyi. En küçük sandıklarınızı bile. Yazmak için daha geniş yüzeyler ararsınız. Bir duvar mesela. Buncacık yazıyla tüm mutfağın duvarlarını doldurdum.
Ve şimdi de yok etme zamanı. Her yazılan baki değildir ne de olsa. Yeri geldiğinde onlar da ölümlü kılınabilir. Ama nasıl? Hayatta her şeyin bir alternatifi vardır.
Ceketin sağ cebine yöneldi eli ve bir kutu kibrit çıkardı. Bir tanesini çaktı ve yanışını izledi.
Sadece geçmişin ve geleceğin değil, şimdinin de bir alternatifi vardır. Yok etmenin de. Eğer ben, o olsaydım, şimdi onun gibi davranmam beklenirdi. Ama ben o değilim. O zaten yok. Hiç olmadı. Yalnızca benim alternatifim, o kadar. Tıpkı esmer ve bıyıklı adam gibi. İşgüzar Okan gibi. Karakterler yalnızca hayata sunulmuş alternatiflerdir. Hikâye anlatıcıları ise onların engeltanımaz tanrıları.
Sırtını verdiği boşluktan doğruldu. Bir kibrit daha çaktı. Ocağı yaktı. Aşureyi üstüne koydu. Sonra buzdolabının üstünden aldığı silgiyle yarattığı her alternatifi “şimdi”de birleştirdi.
— Hikâye içre hikâye yazmak kolay değildir, dedi. Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı. Odanın içindeki duman aramızda bir perde oluşturuyordu. Kalktım. Pencereyi açtım; onu daha net görebilmek için.
— Aslına bakarsan birinci hikâye biraz zorlama olmuş. Yani ikinci hikâye ile hiçbir ortak noktası yok. Bu esmer ve bıyıklı adamın bu kadının hayatındaki yeri belirtilmeliydi. Kimdir bu adam? Babası mı, amcası mı, sevgilisi mi, öğretmeni mi, doktoru mu, kim? Bu anlamda kadının yazdığı hikâye biraz havada kalıyor. Bu esmer ve bıyıklı adamı ikinci hikayenin içine de yerleştirmelisin bence. Çok zor olmaz senin için.
— ……
— Yani bunun bir önemi yok mu demek istiyorsun?
Başımı salladım. Kırlaşmaya başlamış dağınık saçlarını biraz daha karıştırdı. Çayı bitmişti. Bir tane daha koymak istedim. Kabul etmedi. Bıyıkları adaçayı kokuyordu.
— Ama o zaman bütünlük olmaz ki. Hikâyede her ayrıntı önemlidir. Birbirini tamamlar detaylar. Fazlası eksiği olmaz. Yazar bir detay veriyorsa mutlaka sebebi vardır.
Gülümsedim.
— …….
— Elbette bu senin hikayen ama…
— …….
— Beni mi?
— …….
— Sadece benden bahsetmek için mi yani? Bir kahkaha attı. Hoşuna gitmişti. Birilerinin hikâyesini işgal etmek onu onurlandırmış olmalıydı. Titreyen elini çakmağına götürdü. Kahkahası kendini belli eden bir tebessüme bırakmıştı yerini. O da biliyordu kendisinden bahsedildiğini. Yine de sessiz bir itiraf bekliyordu benden. İstediği olmuştu.
— Yani konuk bir karakter olmuşum hikâyene. Sesinde gurur vardı. Bireysel açıdan ne kadar sevindiriciyse edebi açıdan bir o kadar sığ bir yaklaşım bu. Bu esmer adam senin hikâyende hiçbir şeye hizmet etmiyor.
Kalktım. Buzdolabından biraz daha peynir çıkardım. Peyniri çok seviyordu. Her öğünde yiyordu. Yerime oturmuştum ki aklıma geldi. Ayağa kalktım. Dolabın kapağını açtım. Ve kendim için de bir şeyler çıkardım. Her öğünde içilebilecek bir şeyler.
— Bu kadar erken içmemelisin, midene zarar vereceksin, dedi. Titreyen ellerini dağınık sayfalarda biraz gezdirdi ve yapacak başka bir şey bulamayınca, “Tamam, biraz da teknik açıdan bakalım hikâyene.”, dedi. Biliyordum. Bu güneşli günde yapmak isteyeceği çok daha eğlenceli şeyler vardı. İtiraz etmedim yine de.
— Öncelikle alt hikâyeye bakalım. Dediğim gibi bu esmer adamı biraz tanıtmalısın. Yüzü olabilir, kıyafetleri olabilir. Ondan bahsetmelisin biraz.
— ……..
— Elbette önemli. Bu hikâye ona adanmış.
— …….
— Bu gözle de görülebilir elbette ama yine de bence bu, kimliği belirsiz kızdan çok bu esmer ve bıyıklı adamın hikâyesi. Her neyse, başka… Ha evet; sigara ve soda yaklaşımını çok gerçekçi bulduğumu söylemeliyim. Bakış açın çok geniş. Sesinde alaycı bir ton vardı. Edebiyatta ondan taraf olmam onu sevindiriyordu. Gerçek bu olmasa bile…
Kendine bir çay koydu. Peynir tabağını önüne çekti. Ve çatallamaya başladı. Bir yandan yiyor bir yandan konuşuyordu.
— Titreyen eller bölümünü daha da geliştirebilirsin. Bundan daha iyisini yapabileceğini biliyorum. Ama ne yalan söyleyeyim, güzel olmuş. Beni çok iyi tanıyor olman rağmen hiç tanımıyormuşçasına tasvir etmişsin. Titreyen ellerimin birine ilham vermesi beni çok mutlu etti. Peynirin büyüsüne kapılmıştı. Peynir yerken hep güzel şeyler söylerdi. Kendi tabağımdaki peyniri de ona uzattım. Hayır demedi.
— Güzel… Gerçekten güzel, tasvirlerin yani. Kalemi arıyordu. Bulamadı. Peynir tabağının altında idi. Kalktım. Dolabın üstünden bir başka kalem verdim. Henüz kullanılmamış bir kalem.
— Sana bir şey söyleyeyim mi, aşureyi en güzel sen yapıyorsun. Sahi, balkonda unuttuk tencereyi.
Kalkacak oldum. Benden önce davrandı. Bir kâse bir de kupa çıkardı kapağı çatlak mutfak dolabından. Ben kaşıklamayı severdim; o içmeyi. Benim tabağıma biraz ceviz serpiştirdi ve küçük kırmızı ekşi taneler. Kendi bardağına tabağında kalan peynir kırıntılarını boşalttı. Peyniri her şeyin yanında yiyebilirdi.
— Eline sağlık. Şimdi diğer hikâyeye gelelim. Bu hikâyede anlatıcımız bir erkek ve adı yok. Neden adı yok, sahi?
— ……..
— Dediğin gibi olsaydı Okan’ın da bir adı olmazdı. Açığımı yakalamaya çalışıyordu. Bulunca sevinmiyordu ama yine de hata yapmam ona mutluluk veriyordu. Aşuremden bir kaşık aldım. Bu seferki kaşık safi nohuttu. Cevap bekler gibi suratıma bakıyordu. Kaşığımı bıraktım.
— ………
— Çok özür dilerim canım, sen tatlını bitir; sonra tartışalım. Zaten tek elle yeterince zor oluyor anlaşmak. Alçıdaki kolumu işaret ediyordu. Önemsemedim ve yineledim.
— ………
— Nasıl yani, bu Okan’ın hikâyesi mi?
— …….?
— Bana kalırsa anlatıcının ya da bir ihtimal karısının öyküsü bu. Ama haklısın; nerden bakmak istersen öyle görürsün. İsimler çok da önemli değil zaten.
— …..
— Hikâye sahibini ayrıcalıklı yapan bir ismi olması mı yani?
— …….
— Aynı şey. İsmi olan herkes ayrıcalıklı değil ki. İsmimiz var ama günlük hayatta ne kadar az kullanıyoruz, hiç düşündün mü? İsim yerine klişeler kullanıyoruz. Ya da ünlemler, işaretler… Gözleri aşure bardağına kaydı, sonra biri alçılı ellerime. Veya eller, dedi. İsimleri kullanmamak için o denli bahanemiz var ki…
Düşündüm. Haklıydı. Mesela bu tartışmanın başından beri hiç telaffuz etmemişti adımı. Bir hikâyem yok muydu benim?
— Demek Okan’ın hikâyesi… O halde daha çok bahsetmeliydin ondan. Onunla ilgili çok az şey biliyoruz. Hikâye anlatıcısının en yakın arkadaşı, arkadaşının karısının doktoru, mesleğine sadık biri, ha bir de hastalarıyla yakın ilişkiler kurmaktan hoşlanmıyor.
— ……….
— Ama neden? Şaşırmıştı. Bu hikâyenin yazarının ben olduğunu unutuyordu. Öyleydi çünkü öyle yazmıştım.
— ……..
— Yani adamın karısının ölümünden Okan’ı mı suçluyorsun?
— ……..
— Ya ne?
— …….
— O zaman da mesleğinin gereklerini yerine getirmemiş olmaz mıydı peki? Dur biraz neyin altını çizmek istediğini anladım. Belirlenen kurallara göre davranmak her zaman doğru olmayabilir.
— ………
— Ama bunu anlatmak için Okan’ı kullanman hiç hoş değil.
Bütün bunların kurmaca olduğunu unutmuş gibi konuşuyordu. Ses tonu yükselmiş, el ve yüz hareketleri keskinleşmişti. Hiçbir zaman var olmayan birinin haklarını gözetiyordu.
— ……….
— İyi de hikâye anlatıcısı sensin.
— ……….
— Önünde sonunda o da senin yarattığın bir karakter değil mi? Cümlesi bittikten sonra mahcup bir tebessüm etti. Başını önüne eğdi. Peynir tabağını çevirdi. Masaya dökülen birkaç peynir kırıntısını parmağına bastırıp ağzına götürdü. Yeniden gülümsedi. Başını iki yana salladı. Aşure bardağının dibinde kalan nohutları çay kaşığıyla aldı. Yiyecekti. Vazgeçti. Sırf hikâyemi yalancı çıkarmak için belki de; yemedi. Bu hali öyle komikti ki görse, kendini bir ayırt edebilse yerlere yatardı gülmekten. Görmedi. Ben gördüm. Lakin söyleyemedim.
— Okan’ın üzerine biraz daha gitseydin keşke; madem onun hikâyesiymiş. Ya da hikâye anlatıcısı. Kadının üzerinde çok durmuşsun. Dövmesine kadar tasvir etmişsin. Anlayamadığım; betimlemelerini bu kadın için cömertçe kullanırken, bu iki adama karşı neden böyle cimri olduğun. Onlar da senin karakterlerin.
— …..
— Bu hikâyeye Okan’ın hikâyesi diyeceksen, evet.
— …..
— Hayır, bunun mesleki kimliğimle bir ilgisi yok.
Uzatmadım. Çay soğumuştu. Ocağı yaktım. Çaydanlığa biraz daha su koydum. Sağ elim yer yer ağrıyordu. Alçının çıkmasına daha üç hafta vardı. Ne kötüydü insanın iki iletişim aracından birini ansızın yitirmesi. Konuşmaya muktedir birinin alt dudağını kıpırdatamaması gibi bir durumdu bu. Konuşmaya muktedir bir insanın sağ eli kırılırsa sol el ister istemez o boşluğu doldurur. Yemek yiyebilir örneğin, kıyafet değiştirebilir, etrafı toparlayabilir ve hatta biraz zorlanırsa yazı dahi yazabilir. Fakat konuşmaya hiçbir vakit muktedir olmamış bir insanın sağ eli kırılırsa alışmakta çok güçlük çeker. Önce inkâr eder. Sonra kabul eder. Sonra alışmaya çalışır. Alışamaz. Anlatamaz çünkü. İnsan iletişememeye alışabilir mi? Bir gün önce yaptığını bir gün sonra yapmadan durabilir mi? Gözleri görmeyen insanların kulakları çok iyi duyarmış. Veyahut koku alma duyuları normalin çok üstünde olurmuş. Kulakları duymayan insanların hisleri çok kuvvetli olurmuş; duyamadıklarını hissederlermiş. Ne vakit arkalarından yaklaşmaya çalışsanız fark edip arkalarını dönerlermiş. Attığınız adamın sarstığı yermiş sizi ona bilinir kılan. Dili yemek yemekten başka bir işe yaramayan insanların elleri de böyledir işte. Gözün gördüğünü dil söyler, kulağın işittiğini dil söyler, burnun kokladığını dil söyler, gönlün hissettiğini dil söyler. Yok, eğer söylemiyorsa içinde mi kalır bunlar insanın. Kalmaz elbette, kalırsa yaşayamaz. Dilsiz insana, el bir hazinedir. Sade anlaşmaya değil, anlatmaya da yarar el. Gözün gördüğünü dil söylemezse el yazar, kulağın işittiğini dil söylemezse el yazar. Gönlün hissettiğini dil söylemezse el yazar. Ve günün birinde o el kırılırsa insan ne görmek ister, ne duymak, ne koklamak ne de hissetmek. Anlatamadıktan sonra neye yarar ki görmek, duymak, koklamak, hissetmek.
Benimkisi geçici bir durum. Üç hafta sonra yeniden kavuşacağım alt dudağıma. Bu sefer kıymetini daha iyi bileceğim.
— Su taşıyor, dikkat et! Yanacaksın.
— ……..
— Yok yok. Geç kalmadım. Bugün dersim geç başlayacak. Seni parka götüreyim mi? Yürüyelim beraber.
Biliyordum bu güneşli günde yapmak isteyeceği çok daha eğlenceli şeyler vardı. İtiraz etmedim yine de. O, titreyen elleriyle kendine bir bardak çay daha koyarken, masadan kalktım. Bulaşıkları lavaboya götürdüm. Ve kapının önünde onu bekledim. Az sonra geldi. Saç tokamı çıkardı. Eğildi, şakağımdan öptü. Bıyıkları adaçayı kokuyordu.
Parka gelmeden bir markete uğradık. Kendine bir paket sigara aldı. Bana da bir şişe soda. Parkta kimse yoktu. Bir banka oturduk. Başımı omzuna yasladım. Hiç konuşmadı. Saçlarımı okşadı ona gülümsedim. Bana gülümsedi. Neden sonra aranmaya başladı.
— Çakmağımı evde unutmuşum, dedi. Şu ilerdeki marketten bir kibrit alayım, otur sen burada.
Gitti. Sigarasını bankta unuttu. Paketi açtım. İçindekilerin yarısını çıkardım. Parçalayıp çöpe attım. Sodamdan bir yudum daha aldım. Güldüm. Mutlu oldum. Yanıma döndüğümde bir bana baktı, bir de açık pakete. Anladı, güldü.
— Alacağın olsun, dedi.
Bir sigara yaktı. Konuşmadı. Titreyen elleriyle saçlarımı okşamaya devam etti. Uzun uzun sustu. Neden sonra kendi sessizliğini kendi bozdu.
— Keşke, dedi, kadın ölmeseydi.
— …….?
— Çünkü onu sana benzetmiştim.
Gökten damlalar düşmeye başladı. Titreyen elleriyle damlaları yakalamaya çalıştı. Olmadı. Damlalar hızlandı. Ceketini çıkardı. Omzuma attı. Damlalar üzerine yağdı bir müddet. Sonra ayağa kalktı.
— Haydi artık. Eve git. Islanma daha fazla.
— …….?
— Okula. Bugün kuram dersi var. Erken gideyim de hazırlık yapayım.
Damlalar yavaşlıyordu. Kır saçlarına düşüyordu ve inadına ıslanmıyordu saçları.
— Sigaramı sana vereyim mi, diye sordu.
— …….
— Neden?
— …….
Gülümsedi. Ve omzumdaki ceketin cebine bıraktı. Eğildi. Şakağımdan öptü. Sonra gitti. Gidişini izledim bir müddet. Sonra ben de gittim. Park kaldı.
Eve geldiğimde damlalar durmuştu. Çok ıslanmış mıydı acaba? Elleri üşümüş müydü? Mutfağa girdim. Adaçayı kokuyordu. Aşure tenceresine bir kaşık daldırdım. Hiç nohut gelmedi. Yerde bir parça peynir vardı. Kaldırdım. Pencerenin kenarına koydum. Martılar peynir severdi.
Pencereyi kapattım ve karo taşlarının üzerine bağdaş kurdum. Ve hikâyemi düşündüm. “Hikâyeler insanlara değil, insanlar hikâyelere aittir.” demişti ilk doktorum. Kaderci olmakla suçlamıştım onu. Bir hikâyeye ait olmak fikri müthiş korkunçtu.
— Siz bir hikâyeye ait olmak istiyorsunuz. Böylelikle davranışlarınızın sorumluluğundan kaçabileceğinizi sanıyorsunuz. Oysa unutmamanız gereken bir şey var. Bir hikâyeye de ait olsanız, anlatıcı sizsiniz. Yazar da öyle. Yazdığınızı yaşamakla yükümlüyseniz kendiniz için mutlu bir şeyler yazın.
“İnsanlar hikâyelere değil, hikâyeler insanlara aittir.” demişti ikinci doktorum. Sıradan olmakla suçlamıştım onu.
— Sanıyorsunuz ki bütün bunlar bir hikâye ve siz de bu hikâyede size biçilen rolün hakkını vermeye çalışıyorsunuz. Bir de şöyle düşünün. Siz ona ait değilsiniz; tam tersi o size ait. Siz yazıyorsunuz, önce yazıp sonra yaşıyorsunuz. Böylelikle ona ait değil sahip oluyorsunuz.
“Hikâyelerle insanlar arasında pek çok benzerlik vardır.” demişti üçüncü doktorum.
— Mesela ikisi de canlıdır, kendini yeniler. İkisinin de sırları vardır. İkisi de başka insanlarda başka intibalar uyandırır ve ikisi de bir şeyler anlatır. Anlayabilmek için dinlemek, dinleyebilmek içinse susmak gerekir. Bunca benzerlikleri olmasına rağmen tek bir fark ciddi anlamda ayırır ikisini. İnsan fani, hikâye bakidir. Bu yüzden hikâyeler uyduruyorsunuz. İçinde sizin de olduğunuz hikâyeler.
Aslında uydurmuyorum. Yazdıklarım gerçeğin benim için nihayet bulduğu noktada başlıyor. Nasıl mı? Gerçeklikte doğru yanlış yoktur. Sadece durumlar vardır. İşinize gelir yahut gelmez. İşte durumlar ne vakit işime gelmese onları işime gelir hale getiriyorum ben. Bunu yapmak için gerçeklikten sıyrılmam gerekiyor. Yaşanmışlıklarda yapılan birkaç küçük değişikliğin geçmişe bir zararı olmaz ne de olsa. Ama geleceğe etkisi büyük olur. Onu baştan ayağa değiştirebilir. Yaşanmışlıklarda yapılan değişikliklere sıcak bakmazlar doktorlar. Geçmiş yaşandığı gibi kalmalıdır onlara göre. Böylece gerçeği garanti altına alırlar. Ne de olsa alternatifi olmayan bir geçmişin birden fazla geleceği olamaz.
Bir daha doktora gitmedim. Çünkü doktorlar zararlı kimselerdir. İyileştirici olması beklenenin zarar vermesi ise en kötüsüdür.
Ve sonra onu fark ettim. Yaşanmışlıkları değiştirmekten çekinmeyen onu. Ve hatta karamsar gelecekler yaratmaktan korkmayan. Karda kalmış dağınık saçları ve fazlaca uzamış sakallarını gördüm ilk. Sonra geri kalanını. Geçmişi değiştiriyordu. Olmamış ve hiçbir zaman olmayacak durumlar için alternatif gelecekler üretiyordu. Ve hatta birçok insana bunu yapmayı öğretiyordu. Mesleği buydu. Benim yaşayabilmek için yaptığımı ve yapmamak için tonlarca para döktüğümü, o, para kazanabilmek için yapıyordu.
Hikâye uydurmak zor bir iştir. Herkes yapamaz. Kuralları vardır. Dışına çıkarsanız, yahut içine girmeye çalışmazsanız, değiştirmeye çabaladığınız geçmiş daha berbat bir hal alabilir. Ve gelecek de aynı talihsizlikten nasibini alır bunu takiben. Hikâye uydurmak zor bir iştir. Herkes yapamaz.
Ama o yapıyor. Hem de pek güzel. Yazdıklarını bana okutmuyor fakat yatak odasından bir iki kâğıt aşırmıştım. İkimiz de aynı şeyi yapıyoruz, lakin başka isimlerle. Bu onun mesleği benimse yaşayabilme rutinim. Onun yaptığına edebiyat, benim yaptığıma deli saçması deniyor. Hikâye uydurmanın devlet tekelinde yapılınca normal olması bir hayli anormal.
Yine de benim için fark etmez. Ne de olsa kimse okumuyor yazdıklarımı ondan başka. O da hepsini okuyamıyor ya neyse. Kimseye anlatma şansım yok zaten. Yazıyorum ve sonra unutuyorum. Unuttuktan sonra da siliyorum. Eski doktorlarımın dediği gibi geçmişte yaşamıyorum ben. Sadece bir alternatif yaratıyorum. Alternatif herkesi rahatlatır. Beni de. Ama orda kalmıyorum. Şimdiye geri dönüyorum. Geçmişle oynayabilmenin tek kuralı şimdiye hâkim olmaktır. Hem onlar ne anlarlar ki! Anlaşabilmek için ellerini kullanmayan insanlar, anlaşabilmek için dilini kullanmayan insanları belli ölçüde anlayabilirler. Doktor da olsalar.
Ve işte güneş inişe geçti. Birazdan gelir. Onun için hikâye uydurmanın belli saatleri var. Mesai saatleri. Haftada 20 saat mesai yapıyor o; bense ayık olduğum her dakika. Delilerin fazlaca mesai yapan edebiyatçılar olduğunu söyleyebilirim şu halde.
O gelmeden az önce kaydettiğim ve kaydetmeye devam ettiğim tarihi silmeliyim. İtiraf etmeliyim ki sırtını boşluğa vererek yazmak çok zor oluyor. Ama sol elle yazmak kadar değil. Kargacık burgacık, ancak oldukça keskin hatları olan bir yazı. Sıkı bir sağ el kullanıcıysanız, sol elinizle yazmaya çalıştığınızda harfleri yuvarlayamadığınızı görürsünüz. En oval harf bile bıçak kadar keskin çıkar kaleminizden. Olduğundan büyük yazarsınız her şeyi. En küçük sandıklarınızı bile. Yazmak için daha geniş yüzeyler ararsınız. Bir duvar mesela. Buncacık yazıyla tüm mutfağın duvarlarını doldurdum.
Ve şimdi de yok etme zamanı. Her yazılan baki değildir ne de olsa. Yeri geldiğinde onlar da ölümlü kılınabilir. Ama nasıl? Hayatta her şeyin bir alternatifi vardır.
Ceketin sağ cebine yöneldi eli ve bir kutu kibrit çıkardı. Bir tanesini çaktı ve yanışını izledi.
Sadece geçmişin ve geleceğin değil, şimdinin de bir alternatifi vardır. Yok etmenin de. Eğer ben, o olsaydım, şimdi onun gibi davranmam beklenirdi. Ama ben o değilim. O zaten yok. Hiç olmadı. Yalnızca benim alternatifim, o kadar. Tıpkı esmer ve bıyıklı adam gibi. İşgüzar Okan gibi. Karakterler yalnızca hayata sunulmuş alternatiflerdir. Hikâye anlatıcıları ise onların engeltanımaz tanrıları.
Sırtını verdiği boşluktan doğruldu. Bir kibrit daha çaktı. Ocağı yaktı. Aşureyi üstüne koydu. Sonra buzdolabının üstünden aldığı silgiyle yarattığı her alternatifi “şimdi”de birleştirdi.