Tolga Yıldız
“...Hepimiz bazen birileriyle o kadar yakınlaşırız ki dostluğumuzu ya da kardeşliğimizi hiçbir şey engellemiyormuş gibi görünür; bizi ayıran küçücük bir köprü vardır, hepsi o kadar. Ama tam sen bu köprüye adım atacakken sana şu soruyu sorsam: Bu köprüyü geçip bana gelir misin? İşte o anda artık bunu istemeyiverirsin; sorumu tekrarlarsam öylece suskun kalırsın. O andan itibaren aramıza dağlar ve azgın nehirler girer; bizi ayıran ve birbirimize yabancılaştıran duvarlar bitiverir önümüzde ve bir araya gelmek istesek de artık yapamayız. Ama o küçücük köprüyü düşündüğünde sözcüklere sığmayacak kadar büyüyüverir gözünde; yutkunur ve şaşar kalırsın...”
İnsanca, Pek İnsanca; Friedrich NIETZSCHE
nemli bir ıssızlık kapladı etrafını;
o korkunç öyküsüzlüğüne hayran,
kalakaldı. Bir tür güz ile çimenin rengi olan,
aslında için için kanayan, o çok sevilmemiş sesine,
o dehşetli dinginliğine sığındı gene.
Gözleri yoktu, boş çukurlar vardı yerlerinde;
hepsi aynı nesne, iki yeşil güvercindi sanki. Belki de,
ilk kendi kanatlarının üveyliğinden kovulan
iki yeşil güvercin...
Tuhaf uğultular doldurdu kulaklarını.
Sessiz patlamalar oldu; usulca, ulu kent
ve üveyik kuşları savruldu bozkıra bir bir. İzledi
tüm olup bitenleri. Bu manzara hatırlattı ona,
kaçtığı gerçeği; uzun zaman oldu, kelimelerleydi.
Ölüm sayesinde unutmuştu itiraz etmeyi. Doğruydu.
Her aşk bir ayrılık ister, diye geçirdi içinden.
Gideceği varsa da, sanırım, yollara tükürürdü,
tarihin bitmeyen yanlışlığı aşk için.
Olsun... Zaten, bir çırpıda avutuverirdi zavallı
geçmişini: Menteşelerinden düşmüş, acı acı gıcırdayan,
bilindiğinden de eski geçmişini... Bir kez daha
avunurdu, ne olurdu!
Nihayet...
Sokaklara yağmur hep yağacaktı. Yağdı.
Herkesi aldattı. Mesela, balkonu da.
Sokaklara hep yağmur yağardı.
(Malum, “küresel ısınma.”)
Bol satar, az üretir, çok yerdi;
bıraksalar şu pencereler, şu aziz ışığı. Bağırdı:
“Ben var mıyım; bir kapalı, bir açık mıyım!”
Hasretti renklerin her birine.
Zayıf kişiliğinin bu özelliğini çok takdir ederdi.
Onu ayakta tutan bu gibi gelirdi ona. Hayatı,
renklerin miracına uzanan merdiven saydı
biraz da. Hep sokaklara yağmur yağarmış,
nedense? Çivili kıskançlık çarptı sesine,
gölgesine, sonra etine. Bana da çarptı,
saklamama gerek yok. Acıttı.
Yorgun olurdu böyle havalarda,
bilirim. Bir gemi geçirirdi içinden.
Tüm siyahlarını yitirirdi bütün dünyaya karşı.
Çırılçıplaktı.
Uzaklarda masum birer mastürbasyon,
küfür ve tiksinti... Paslı kokusundan da geçti.
“Açık/kapalı dükkânlar kadar açıl/kapan,”
dedi, onlara ve diğerlerine; “çarşılar, vitrinler falan.
Varın siz düşünün, hayal edin yıkılan kentleri, kırılan kapıları.”
Ağır kapılar var ya...
Ne hoştur yansıları camlarının...
Mart 2005, Aliağa

