Tolga Yıldız
Olguların bir değeri yokmuş. Değerleri olan bizleriz. Bizim bu değerlerimiz toplumsal şuurumuzdan gelir. Bu şuuru simgeleyen, taşıyan, yayan şey dildir. Dil, gerçekliğin kaotik oluşundan bir düzen çıkarır. Saf gerçekliğin üstüne naif toplumsal gerçekliğin şablonunu yerleştirir ve böylece dilin anlam haritasında önceden belirmiş olan taşlar her defasında yerli yerine oturur, yön bulmak için yollar belirir önümüzde. Bu taşlar soyut ya da somut nitelikte sınıflanabilir, hatta bu iki diyalektik uç arasında salınabilir.
İnsan gerçekliği, en temel düzeyde bir zaman ve bir mekânda kendini yaratır. Zaman boyunca, oluşan gerçekliğe derinlemesine bir anlam veririz. Burada din, ahlak, devlet, hatta bilim gibi kültürel davranış (ayinsel) ve simgesel miraslarımız etkindir. Bunlarla, kurgusal düzeni, olması gerekeni ve görünen gerçekliğin arkasındaki hakikati idrak ederiz. Burası insanlığı “insan” olarak tanımlamanın yeridir. Ancak bir de olanın tanımlandığı mekân boyutu vardır. Burada somut dünyamız cereyan eder. Bunun bir anlam kazanması, kendisi de bir soyut düzen olan bilim iledir. Bilimsel değerlerimiz uyarınca, deneyimler üzerinden tanımlanan olguları soyut değerlerimizden uzak düşünürüz. Bilimsel değerlerimizin de soyut zaman boyutunda yer aldığını düşünürsek, mekân boyutunda sadece “kurgusal ama gerçekçi” olgulara yer vardır. Zaman boyutundan uzakta olan olgular bir oluş içinde değil, bir olmuşluk olarak değerlendirilir. Bunun bir nedeni, “kendimizi bilmemizden” kaynaklanan yabancılaşma hissimiz çerçevesinde anlamlandırmaya yetkin olabileceğimiz kadar saf gerçekliği temsil edebilmemizdir. Yani insanlığımız, kozmik gerçekliğin tüm oluşunu henüz, belki de hiçbir zaman anlamaya muktedir olamadığı için (ki Kaos Teorisi gibi yaklaşımlarla bu tüm oluşun hissedilebildiğini söyleyebilirim), bu oluşun anlık resimleri olan “olgusal” görüntülerini yorumlayarak eksik de olsa şimdilik yeterli bir bilimsel temsil çabası içindedir. Kısaca, oluş halindeki gerçekliğin biçimini soyut düzlemde zaman ile temsil ederken, bu gerçekliğin en gerçekçi olacağını düşündüğümüz fragmanlarını mekân boyutunda somut olarak temsil ederiz. Yani gerçek gerçekliğe bir tarafından tutunan, hem tam da bu gerçekliğin içinde olan, daha çetrefilli bir temsili ve özgün gerçekliğimiz vardır.
Bir “bilimsel temsil” ifade etmenin üslubu vardır ve bu üslup insanlık tarihinin bir birikimidir. Buna göre görüp dokunabildiğimiz şeyler gerçektir ve bu gerçekler bilimsel olgu niteliği taşırlar. Oysa bu, gerçekliğin değil, bizim bir niteliğimizdir. Bu olguları tespit edip yönlendirme şansımız olduğu varsayılır. Hatta bu, tecrübe ile sabittir. Bilimsel yöntem, insanın algılarının dahi soyut tarafgirlikler taşıdığını vurgulayarak, ironik olarak bu algıların en saf biçimlerine göre bir olgusal gerçeklik tanımı yapar. Böylece gerçekliği, deneyim alanından bağımsız bir deney alanında olgusallaştırır. Bunun bir sonucu, gerçekliğin doğasına aykırı şekilde statik ve yapısal bir gerçekliğin, her defasında kendi kendine sunulması ve deneysel bir steril yoldan sınanarak bunun “doğrulanmasıdır.” Yöntem belirli hipotezlerin öne sürülmesini gerektirir. Bu hipotezler işte bu yollardan bilimsel olarak “değerlendirilerek” doğrulanır ya da yanlışlanır. Bilimsel yöntem bilgisinden doğru şu iddia edilir: Biz olgulara bakıyoruz, olması gereken şeylere, yani bir doğrular sistemine değil. Mutlaka ki bilimsel yöntem, doğrudan bir ahlaki muhakeme içermez. Bu ikisinin insan hayatındaki işlevleri farklıdır. Fakat önceden tayin edilmiş olguların arasında var olacağı varsayılan ilişkiye, etkileşime bakarken kullanılan dilsel önermeler, bilimsel yöntemin kadim mahkemesinde yargılanmaktadır. Bilim, soyut tarih ve kültür alanının tam içinden bu alanın dışında olduğu rivayet edilen bir gerçekliğe bakma ve bu gerçekliğin gerçekliğini değerlendirme iddiasını taşır.
Sorun, bir yönüyle kısıtladığımız ama elimizde olduğuna inandığımız için güven duyduğumuz stabil bir gerçeklik duygusu taşımamızdandır. Bilimden beklenen en geniş anlamıyla evrenin “oluşunu” anlamaksa, bunun daraltılmış ve evcilleştirilmiş bir tanımı olan ampirik yöntem aşılmalı ve gerçekliğin saf doğasının kaotizmi ve bu gerçekliğin bizim “bilinç ötemizde” nasıl temsil edilirken bu gerçekliğin ta kendisi olduğumuz artık anlaşılmalıdır.
Tarih ve doğa iç içedir. Değerler ve olgular birbirinin aynıdır. Bunları ayırmakla gerçekliğe bir adım daha yakınlaşmış olmayız, tersi gibi daha temkinli olmak adına bir adım uzaklaşırız, o kadar. Ama bugüne dek kendi gerçekliğimizle çelişmemişizdir de. Zaten doğru olan da budur.
*Nazım Hikmet

0 yorum:
Yorum Gönder