29 01 2010

anlamın anlamı üzerine

Tolga Yıldız


I.
Anday da "anlam" üzerinden metninde vurgulamış (bkz: http://www.siir.gen.tr/siir/o/okuma_odasi/anlamin_anlami.htm ), Spinoza da bu kapıya çıkmış vakti zamanında: Düşünce nesneldir. Ne demek oluyor bu? Hani demiş ya Anday, nesne çekip gidiyor diye. Yani bir işitsel uyaranı (sesi) algılamak ile bir anlam arasında doğrudan bağ kuruluyor. Saussure de, Guiraud da yapısalcı Fransız geleneğinden doğru bunu böyle kurguluyorlar. Bir de yapıbozumcular var yine Fransa'da, bu geleneğin en "modern" temsilcileri oluyorlar onlar bana göre ama onlara değinmeye şimdilik gerek yok sanırım. Bu yapısalcılara göre anlam toplumların statik (durgun, zamandan/tarihten bağımsız) yapıları içinde asılıdırlar. Yani töreseldirler. Töre, tine işler. Anlam, insanlar arasında ortaklaşılabilecek, dışsal göstergeler ile işaretlenebilirdir. Böylece tinsel olan anlam, dışsal kaynaklı ve dışsal işaretlenebilir toplumsal bir sistemin varlığı olarak tanımlanır. Yani anlamsal gerçeklik, nesnel gerçeklikten bağımsız olarak da hepimiz için bir nesnellik taşır.

Çünkü toplumsal sistemin yapısal bir gerçekliği vardır ve bu gerçeklik toplum içindeki tüm üyelerce seyredilebilirdir, meydandadır. Bu üyelerin tıpkı maddi gerçekliklere bakış açılarımızın farklı olabilmesi gibi bu gerçekliğe de bakış açıları farklı olabilir. Anlaşmak, maddi bir fenomene bağlanmadan gerçekleştirebileceğimiz salt zihinsel ve -bence asıl ilginç olanı- çoğul (kalabalık) bir etkinliktir. Sanatçıların sanatlarında kurdukları gayet "kişisel" görünen evrenin öteki bir okuyucu, izleyici, dinleyiciye yakın, çekici gelmesinin nedeni budur. Şiir burada çok özel bir yerde duruyor. Müzik de aslında öyledir. Bu iki sanat biçimi, kimlik ifade eder ve haylice simgeseldir. Bunların başka kültürlere tercümesi zorluk taşır. Hatta şiir için imkansızlıktan söz edilir. Çünkü dolayımsız bir anlam taşıyan bu formların göbeği doğrudan kültüre bağlıdır. Ve kültür, ne yazık ki evrensel değildir, evrensel görünümleri olsa da (mesela aile kurumu) işleyişi (oluşu) mekana özeldir (mesela Türkçe şiirde konak, mahalle, köy ailelerinin İngilizce'de bir karşılığı bulunabilir mi? Ya da Can Yücel Shakespeare'i Can Yücel gibi çevirmeseydi, Shakespeare'e bu kadar dokunabilir miydik? bkz: http://siir.gen.tr/siir/w/william_shakespeare/66sone.htm ). Yani bu formlar, içine doğdukları kültür havuzu dışında kururlar. Aynı kültürel kimliği (örneğin ülkemiz için "Kültürel Müslümanlık") -farklı görünüm ve tavır alışlarla da olsa- benimsemiş kişilerin kendi kültürel anlamları ile oynayan şiir ve müzikten duyacakları doygunluk ve bunlarla kuracakları muhabbet "manidar" olacaktır. Kısaca, bence de sanatçı ile sanatsever arasında "manidar" bir ortaklık vardır. Fakat burada yapıbozumcuların eleştirilerini ve bu olguya yapısalcılardan başka nasıl bir bakış açısıyla eğildiklerini de tartışmak gerekir diye düşünüyorum. Çünkü yapıbozumcular, yapısalcılık geleneğinin bizimle çağdaş devrimcileridir. Yapısalcılar ne kadar doğrudan/stabil bağlar görmüşlerse, yapıbozumcular da bir o kadar kırılgan/devingen yapılar görmüşlerdir.
II.
Zihin, kompleks bilgiler/kodların bedene benzer bir komplekslikle işleyişi ile görece bütünlüklü bir ontolojiye kavuşur diye düşünmekteyim. Yani düşünen şey bedenin bizatihi kendisidir. Şimdi "beden" dediğimiz şey hem evrenseldir, değil mi, hem de DNA'yı anıştırarak hatırlatayım ki kişiye de özeldir. Bedenin evrensel yönü biyoloji için ne kadar anlamlıysa, kişisel yönü de kriminoloji için o kadar anlamlı değil midir? (Burada her bilimin kategoriler oluşturduğunu unutmuyorum tabi ki. Bilim "kişisel" olanla uğraşmıyor. Ama her kategori belirli bir "indirgenmiş" özelliğe göre oluşturulmaz mı? Hani memeliler deyince "her memeli tıpkısının aynısıdır" diyemeyeceğimiz gibi. Her tür birbirinden farklıdır. Her türün her üyesi de birbirinden bir ölçüde farklı değil midir?) Yani zihnin "beden" olmaklığından kaynaklanan bir evrenselliği olduğu gibi, kişiye özel bir tarafı da olamaz mı? Yani, her ikisi birden. Peki bu herkese benzer ve herkesten farklı oluş, psikolojinin konuya eğilmesi için ne kadar yeterli bir açıklama sunmaktadır. Bence yeterli değil. Çünkü "insan", insanbilimler içinde hassasiyet gösterilen yönüyle bir benlik ve kimliktir de. Zihnin ontolojisi, bedene olduğu kadar bu kültürel/tarihsel alanlara da oturmaktadır. Beden, zihni bir "proje" olarak anlamamızda bize yol gösterirken, kültür zihni bir "proses" olarak anlamamızda bize yol gösterir. Belirtmeliyim ki, buradaki "proje" de, gelişim psikolojisinin daha çok kişi ömrüne odaklı çerçevesinden türlerin dönüşümüne odaklı evrimsel bir çerçeveye geçildiğinde bir anda bir "proses"e dönüşecektir. Ayrıca günümüz teknolojilerinin bir hedefi de "insan zihnine müdahale" ise, pek tabi ki bir insan ömrü içinde de zihnin bedensel belirlenmişliği bir belirlenmişlik olmaktan çıkabilecektir. Neden olmasın? Çizdiğim bu genel çerçeve içinde, bana göre, düşüncelerimizin malzemeleri hem bedensel (nöronlar falan) hem de kültüreldir (anlamlar gibi). Bir sinirsel bağlantı bir anlamı oluşturmak üzere kurulduğu gibi, bir anlamın da nöronlar sisteminde bir karşılığı olamazsa bir gerçekliğe dönüşemeyeceğini ifade etmek bana çok saçma gelmiyor. Burada dilin önemi aşikardır. Ama "operasyonel" olarak dilin tek başına insanın tarihsel gerçekliğini kurmadığını da belirtmek isterim. Dil, tek başına yeterli değildir. Ama öyle ya da böyle dil olmadan zihnin anlamla beslenmesini pek mümkün görmüyorum (lal bile olsanız, beden dili öğrenmeniz gerekmektedir. Yazıp okumayı geçelim, konuşmak insan oluşunun vazgeçilmezidir). Fakat konuşma ediminde vuku bulduğu üzere "yaşayan" dil de yapısalcı ve operasyonel (yani belirli ölçülerde indirgenmiş) bir dil olarak karşımıza çıkmaz. Bu dil, bana göre bir yapı olamayacak şekilde bozulan, dil oyunlarına kurban giden, daha az belirli ama daha çok belirli olan bağlama sırtını yaslayan bir dildir. Zihnin kültürlenmesi, bağlamlar içindeki anlamlı deneyimlerledir. Burada Piaget'ci deneyim kadar Vygotsky'ci etkileşimi de görmek gerekiyor kanımca.
III.
 "Völkerpsikologie"sinde Wundt'un gelip dayandığı "dil" hususunda, Mead'in nasıl bir çeki düzen vererek kurgusal döngüyü tamamladığını biliyoruz: Zihin-benlik-toplum. Mead için de, Wundt için olduğu gibi, asıl dert bu ikililiği etkileşime sokacak bir diyalektik kontinyumu/köprüyü kurmaktı sanırım. Yani her ikisinin de odaklandığı şeyler zihin-toplum karşılaşmasıydı. Denge/etkileşim kuracak terazi konusunda dile top atıyorlardı. İşte dile odaklanarak bu ikiliği aşma cüretini sanırım 20. yy'ın ortalarında görürüz. Aslen Alman ama Anglosakson orijinli taraftan Wittgenstein, Fransız tarafından yapısalcılık ve/veya DerridaXFoucault ve belki Freud'tan aldığı ilhamla Lacan, Rus tarafından Bakhtin-Vygotsky doğrudan/ilkin dile baktılar. Dilin ve tabi ki anlamın anlamını araştırmak, zihni de toplumu da minör bir eksende ve daha zor da olsa devrimci bir yoldan yorumlamaya kapı açmıştır. Yani Wundt'u frenleyen, onun enerjisini emen pozitivist bilim klişesi (paradigma anlamında kullanıyorum bunu) iken, Wittgenstein ve DerridaXFoucault gibilerinin bakış açılarının kapsayıcılığını ve derinliğini sağlayan felsefenin kendisinden başka bir şey olmamıştır. 20. yy modern dil felsefesi, özellikle bir Alman Yahudisi olan Marx'ın metinleriyle girdikleri münakaşa sonucu bu zorlama ve bir ölçüde eski diyalektik duruşu aşan, II. Dünya Savaşı sonrasının tarihsel dinamiklerine daha uygun bir "insan" imajı çizmiştir. Sözü gelmişken, bu insanı sanırım en şık şekilde Foucault tanımladı, "insan öldü" derken.

0 yorum: