Gelişim psikolojisinin önünde iki kapı var. Ya psikoloji tarihinin babaları olan Piaget, Freud, Vygotsky gibilerinin tüm düşünsel mirasını daha fazla görmezden gelecek ve daha fazla iç’e çökecek, kararacak ya da bu mirası bir adım daha öteye taşımak için bu mirasa bugünkü nostaljik bakış açısını değiştirecek ve dış’a açılacak, parıldayacak. Üç vakte kadar bu kapılardan birini aralayacak…
Gelişim psikolojisinin geleceğinden konuşmak, aslında topyekûn psikoloji biliminin geleceğinden konuşmakla aynı şeydir. Bugün, psikoloji biliminin gitgide sayısız bir şekilde parçalayarak gerçekliğinden iyiden iyiye uzaklaştırdığı insanın tekrar kurulacak tüm bir imajına ihtiyacımız var. Tüm bir “insan” bilincine ihtiyacımız var. Sadece psikologların değil, tüm insanbilimcilerinin, hata tüm insanlığın buna ihtiyacı var. Gelişim psikolojisi, psikoloji literatürünün gün geçtikçe daha fazla ihtiyaç duyduğu bu “tam bir insan modeli”ni çizebilecek renklere sahiptir. Fakat bu resmin çizileceği tuvalin de doğru seçilmesi gerekir. Alanımızın bir geleceği olacaksa, insanı bir boşluğa çizme hatasının tekrarlanmaması gerekiyor.
Gelişim psikolojisinin birikimi, oluşagelen psikoloji ve diğer tüm insanbilimleri literatürleriyle gerçekçi bir şekilde diyaloga girmenin imkânları üzerine düşünmeyi zaman geçtikçe daha fazla gerektirmektedir. Besim Hoca şunu demişti: “İnsan bilimci, işte bu kadar derin, ayrıntılı, karmaşık bir malzeme hakkında çalışırken, çok farklı gibi gözüken disiplinlerin birçoğunun zeminine aynı anda ayağını basmadan ayakta duramaz.” Ben bu alanı seçerken bana da alan içinde bir gelecek vaat ettiğini düşündüğüm bu hassasiyetine inandım. Gelişim psikolojisinin insana dokunarak onu anlama fırsatı hep vardır. Sosyoloji gibi disiplinlerin makro bakışını bir aynaya çevirip gerçekten bu insana dokunup dokunmadığını, nasıl dokunduğunu ve nasıl dokunmasının gerekeceğini tartışmaya açık bir alan olmalıdır gelişim psikolojisi.
Gelişim psikolojisini, daha doğrusu psikolojinin tümünü bugün bir çıkmaza sürükleyen şey, doğa bilimleri diye pozitivizme duyulan inatçı ve çocuksu hayranlıktır. Bu bakış, bilim olmak pahasına felsefeyi ve sanatı alanlarımızdan uzaklaştırmamıza neden olmuştur, halen olmaktadır. Mesela “felsefe yapmak” diye küçümsediğimiz tavrı reddetmemiz yüzünden kuramsal açıdan aslında yapmak zorunda olduğumuz felsefenin ne kadar “güdük” kaldığının farkına varamıyoruz. Oysa felsefe, insanın kendi üzerine düşünme ufkunu genişletir. Mutlaka ki gelişimcilerin felsefe yapması, gelişim psikolojisinin de ufkunu genişletecektir. Felsefe, psikolojinin ihtiyaç duyduğu “doğru gösteren” gözlüktür. Çıplak bakmak gibi bir fırsatımızın hiçbir zaman olmadığını düşünüyorum. Bu yüzden “çıplak baktığımızı” sanarken aslında ne kadar “kötü ve çarpık” gördüğümüzün farkında bile olamayabiliriz.
Gelişim psikolojisinin ona yönelik çalışmalarını sürdüreceği insan modeli, “estetik” bir değer taşımalıdır. Burada estetiği kozmetik anlamda değil içerik anlamında kullanıyorum. Bu insana ne bir bilgisayar, ne de bir robot gibi muamele edilmelidir. Bu insan yaşayan insanlar olarak bize yakın durmalı, bizi irite etmemelidir. “Evrensellik” diye inat etmemeli. Bu insan modeli, benim başka benlerle, bizim başka bizlerle olan farklılığımızın evrenselliğini de temsil edebilmelidir, tıpkı ortaklığımızı temsil edeceği gibi. İnsanı, biliminsanının dünyayı gözlediği paradigma içinde yaşatamayız, o zaman insanımız yaşamaz, kurur. Bu insanın laboratuarda değil, aslında evinde, sokakta, fabrikada, tarlada, büroda yaşadığını unutmamalıyız. Gelişim psikolojisi, insana yaklaşımı bakımından bu hassasiyete sahiptir. İnsanın değişimini/dönüşümü ömrü boyunca değişik bağlamlar içinde takip ederek izlemeye yatkındır. Psikolojinin hesaplarına “sabit” bir değişken (özne) olarak katılan, fakat aslında zamanda ve mekândaki yolculuğu boyunca değişen –değiştirilen ve değiştiren- “ben”i takip etmek gerekir.
Gelişim psikolojisi, kendisinin de kurulmasına hizmet ettiği “özne”nin öznellikten bağımsız olmadığını, aksi gibi “öznel” varlığın kendisi olduğunu unutmamalıdır. İnsan gelişiminin bir görünümü de bu öznelliktir. İnsan öznelliğinin oluşumunu açıklamaya yakın duran bir alandayız şimdi-burada. Gelişim psikolojisi, toplumda dolaşıp duran “özneyle, egoyla, ben’le, bireyle, aktörle, faille” ilgili tüm olumlayıcı tanımlamalara dair bir eleştirinin, hatta deneysel bir eleştirinin imkânını avucunda tutar. Bunu kavradığı anda gelişim psikolojisi, insanlık tarihindeki tam yerini bulacaktır. Çünkü toplumun elleriyle paketlediği ve uslandırılmış “özne” tarafının yanında, insanın, “öznel” yani kendinde olan bir tarafı da vardır. Ve bu taraf, gelişimcilerin erişimine çok yakındır. İnsanın dünya üzerindeki mücadelesine bir yön ve anlam verecek olan bu bilginin ifşası için gelişim psikolojisi yol gösterici olabilir. İşte alanımızın parlak geleceği: İnsanın minör direniş potansiyelini açıklayarak buna bir anlam, yani yön vermek. Burada dar anlamda siyaseti vurgulamıyorum. İnsanın çatışan, değiştiren ve dolayısıyla değişen yönünü anlatmaya çalışıyorum. Gelişim psikolojisi literatürü bugün “uyum” üzerine yığılmış durumda. Oysaki insanın dinamizminin kaynağıdır direnen öznelliği. Anlam da, bilinç de çelişkide yuvalanır, gelişimciler olarak bunu iyi analiz etmeliyiz.
Gelişim psikolojisinin böyle bir geleceği olacaksa, bilim de çok şey öğrenecektir “gelişim”den. Örneğin bugün “evrensel olan ancak ve ancak nesneldir” görüşü bilimde yaygındır. Hâlbuki gelişim psikolojisi, öznel olanın da evrensel olabileceğini gösterebilir. Sosyoloji okurken, hiçbir toplum evrensel değildir ama “toplum”un kendisi evrenseldir demiştim. Şimdi de daha önceden duyduğum şu örneği vereyim: Öldürme. Öldürmenin hiçbir nesnel tarafı yoktur. Fakat öldürme evrensel bir olgudur. Demek ki öznel olan ile olgu olan, değer olan ile olgu olan, olan ile olması gereken şey arasında kopmaz bir bağ varmış.
Psikolojinin kabuğuna eklemlenmiş gibi duran ama -bana göre- aslen şimdiki psikolojinin “indirgenmiş” iddialarına daha doyurucu yanıtlar verip onu alt edecekmiş gibi duran genetik ve nöroloji ile gelişimcilerin diyalogu nasıl olacak peki? Gelişim psikolojisinin bu diyaloga girmeyip yükselen bir trend olan genetik ve nöroloji monologuna doğrudan kendisini kaptıracağından bir zafer gibi bahsedenleri okuyorum. Bana kalırsa genetik ve nöroloji bilimlerinin psikolojiye yaklaşımı da, psikolojisin onlara yaklaşımı da karşılıklı eksiklikleri yüzündendir. Psikoloji daha çok bilim olmayı hala salt doğa bilimi olmakla karıştırıyor, genetik ve nöroloji ise insana dair bulgularına insan olmanın tümünü kapsayacak bir anlam arıyor. Her ikisi de istediklerini birbirlerinde bulamıyorlar, fakat psikoloji kendi dar çerçevesi içinde bu durumdan daha fazla nemalanıyor şimdilik. Bu bilim dallarının dilini kullanan psikologların, “daha psikolog” görünmelerinin nedeni bu olsa gerek. Ancak genetik olsun nöroloji olsun, geleceklerini gelişim psikolojisiyle kuracakları diyalogla anlamlandıracaklardır. Çünkü psikolojinin bulmakta pek yetkin olmadığı bir ömürlük insan gelişiminin bazı kayıp parçalarını bu alanlar bize sunabilirken, gelişim alanı da onlara, bulgularının insanın bütünlüğü içindeki anlamını gösterebilir. Gelişim psikolojisi, bu gibi alanlar için bütünsel bir ayna olabilir. Yani gelişim psikolojisinin geleceği, bu alanların geleceğine muhtaç olduğu kadar, bunun tam tersi de bir gerçektir: Genetik ve nörolojinin bir bilim olarak gelecekleri gelişim psikolojisiyle de kuracakları diyalogdan geçmektedir.
Son söz olarak, altına imzamı atmaktan çekinmeyeceğim bir alıntıyı paylaşıyorum. Bu alıntıda yer alan sözler, insanbilimlerinin geleceği konusunda söylenmiştir. Bu şık sözlerin her harfi, benim gelişim psikolojisinin geleceğine dair umudumu ve bakışımı da tarif ediyor:
“İnsanoğlunun yaşadığı dünyanın haritasını çıkarması yüzyıllar, belki de binyıllar aldı. Hatta bu harita henüz tamamlanmış bile değil. İçinde yaşadığımız şehirde, üzerine bastığımız zeminin altında neler olup bittiğine hala tam anlamıyla vakıf değiliz. İnsanın kendilik serüveni ve o esnada ortaya koyduğu anlam haritalarına ulaşmak ise belki de bundan daha uzun ve zahmetli bir çabayı gerektiriyor. Aslında en büyük açmazımız aynı zamanda en büyük gücümüz. O anlamı kuran da, inşa eden de, ona ulaşacak olan da biziz. Belki de ulaşmaya çalışırken inşa edeceğiz. İnsan bilimleri bu serüvenin adıysa eğer, daha yolun başındayız. Yolumuz açık olsun."*
________________________________________
* Doç. Dr. Besim Dellaloğlu’nun 26 Mayıs 2007 tarihinde Galatasaray Üniversitesi’nde düzenlenen “İnsanbilimlerinde Özneyi ve Öznelliği Düşünmek” başlıklı sempozyumdaki sunumundan.

0 yorum:
Yorum Gönder