Bir insan yavrusunun, bir biliminsanına ya da bir şaire, yani “öznel” birine dönüşümünü analiz etmek istiyoruz. Bunu analiz etmek, atomu parçalayan Einstein’ın önyargıları parçalayamadığını itiraf ettiği andaki yaşadığı zorluk kadar zorluk taşır. Çünkü psikolojinin “özne”sini, bu önyargısını aşmak, parçalamak gerekir. İnsanı anlamak, hele ki insanın nasıl anlam yarattığını anlamak; yani insan zihninin nasıl oluştuğunu, bilginin kaynağının ne olduğunu ve insanın -lafın gelişi- nasıl bilgili, görgülü, ahlaklı ve önyargılı olageldiğini anlamak, bir insan için “kendini bilme ve yaratma”nın doğasını keşfetmek demektir. Bu, insanoğlunun kaç bin yıllık düşün çabasıdır. Biz gelişim psikolojisini, psikolojiyi, tüm insanbilimlerini bu çabayla anlamlandırmak istiyoruz.
Günümüzden birkaç yüzyıl önce Hume, bir zihin psikolojisini mümkün görmemişti. Çünkü zihnin bilimsel yöntemle incelenebilecek bir doğası yoktur (Deleuze, 2008). Çünkü zihin, her insan için başlangıçta bir yokluktur (tabula rasa). Fakat zihnin oluşumuna temel olan “evrensel” bir beden vardır. Duygulanımlar, dikkat, bellek, primitif düşünce gibi zihni temeller, belirli evrensel ilkeleri saptanabilir bir doğadan gelirler. Biz, insan zihninin bu ilkeler üzerine inşa edildiğini düşünüyoruz. İlkin inşa ediliyor zihin ve zamanla kendini inşa etmeye başlıyor, çünkü bu temel unsurların zihni inşa edecek bir gücü yoktur. Ancak “insan zihni”nin belirli bir “evrensel” doğası olmadığını, “kültürel” bir tarihi olduğunu; bu tarihin, toplumsal ve kültürel araçlarla (dil gibi), belirli sosyal bağlamlarda (aile gibi) ve öznellikler arası -kâh uzlaşmacı kâh çatışmacı- bir etkileşimden (anne-çocuk gibi) doğru insan zihnini belirlediğini ve işbirlikçi şekilde birlikte yapılaştırdığını da düşünüyoruz. “İnsanlar düşündükleri gibi yaşamazlar, yaşadıkları gibi düşünürler” sözü Marx’a atfedilir. Bu söz, bizim insan düşüncesinin oluşumunu kavrayışımızı özetlemektedir. İnsan yaşamı, evrensel ilkelerden doğru olmaktan çok tarihsel yapılar içinde vuku bulur. Evrensel ilkelerin, yani bedeni de içine alan doğanın ilkelerinin bu toplumsal yapılar içinde nefes aldığı da kesindir. Ancak insan bedeni nasıl ki yemek ile, hava ile, su ile yaşıyorsa ve bedenin doğası bunlara uygunsa; insan zihni de anlamla, bilgiyle, değerle, ahlakla yaşar ve zihnin insanın kendine özgü doğası haline gelmesi bunlara uygundur.
İnsan zihni “nedensellik”ten çok “niyetsellik” ilkesine göre yapılaşır. İradi bir nüve ihtiva eder. Niyet, bir amacı işaretler, ve bir amaç, ancak olan (olgu) ile olması gereken (değer) arasındaki gerilimde kendi anlamını bulur. Olması gerekeni ortaya çıkartan şey/güç bizatihi toplumun kendisidir. Ya da tekil olsa da insanın toplumu açık veya örtük anlayışının bir eseridir.
“Eser” kavramı burada tesadüfî olarak kullanılmıyor. Çünkü toplum da insan zihni de birbiri içinde kurgulanmış estetik bir oluştur, tasarımdır. Mesela bugün Türkiye’deki psikoloji bölümleri, edebiyat fakülteleri çatısı altında yer alıyor. Yani psikoloji literatürünün, edebi bir nitelik taşıyan, retoriksel ve estetik (belki geometrik) bir birikim olarak değerlendirilmesi, entelektüel bir akıl oyunu olmaktan ötedir. Şaka gibi ama bir gerçekliktir. İnsan bilimleri, fen (yani pozitif, doğa) bilimleri ile sanat ve felsefenin (belki bilimsel, belki toplumsal vicdanın) kesiştiği membadan beslenmektedir. İnsan zihnini, tam da bu fenomenin oluşuna denk gelir şekilde araştırmanın mekânı ve zamanı, şimdi-burada zuhur etmiştir artık.
Bugün zihni açıklama noktasında “Bilişsel Psikoloji” baskındır. Bilişsel psikoloji, insan zihnini bir “bilgisayar” gibi tasavvur eder (Reisberg, 1997). Peki insan zihnini bir “dil” olarak tasavvur etmek neden olmasın? Dil, insanlık tarihinin sanırım en etkili ve en vazgeçilmez teknolojisi olagelmiştir. Ve istisnasız her kişiye öyle ya da böyle, hatta değişik görünümlerde kendini benimseten bu teknoloji, insan zihninin karşılıklı oluşunda derinden bir etki gücüne sahiptir. Unutmamak gerekir; bilgisayar donanımları nasıl ki bilinebildiği kadarıyla “insan beyni”nin basit (operasyonel) ve edilgen bir taklidiyse, bilgisayar yazılımları da tasavvur edilebildiği kadarıyla “insan zihni”nin basit ve yaratıcılıktan, sosyal gerçekliğinden uzak bir taklididir. İnsan zihnini tasavvur etme noktasında, işlevsel bir taklit yerine, asli ve varoluşsal bir hakikiliği tercih ediyoruz. İnsan zihni, bilgisayar gibi çalışmaz, dil gibi yaşar ve değer yüklü, yaratıcıdır.
İnsanın doğumu öncesinden itibaren cereyan eden “tekil insan zihni”nin oluşumu, doğa ve kültür katmanlarının birbiri içine geçtiği çatlakta filizlenir (De Landa, 2006). Denilebilir ki, insan zihni bu çatlağı dolduran yegâne şeydir. İnsanın bedensel evrimi ile tarihinin kültürel orijini, insan zihninin oluşuna yardım ve yataklık yaparlar (Vygotsky, 1999). Fakat insan zihninin oluşu kişiye özeldir. Biz, insan zihninin sonsuz olasılıklarla kurulabileceğini düşünüyoruz. Bu olasılıkları sonlu hale getiren, insandan aşkın olan (dışsal) toplumsal kurumlardır, yani daha önceden orada olan diğer insanlar ve onların etkileşimleridir. “İnsan” harcı sonsuz şekiller alabilecekken, bizi birbirimize benzeten şey/güç budur.
Ancak nasıl olur da insan zihni “öznel” olarak oluşur, tekildir? İnsan zihni, kendi oluşumunu ve yetilerini izleyebilme ve denetleme gücünü, dili vasıtasıyla dâhil olduğu/çözdüğü sosyal deneyimler yoluyla kazanır. İnsan zihni, kendi oluşuna müdahil olmaya ve oluşuna etki eden bağlamlardan kendini soyutlamaya muktedirdir. Burada insan zihninin hiyerarşik bir kendini örgütlemeye dayandığını ifade etmiyoruz. Demek istediğimiz şey, insan zihni, yatay olarak genişleyen ve -yatay olsun dikey olsun- dallanan (bedene ve topluma –diğerlerinin zihnine- kök salan) bir ağ gibidir. Zihnimiz, insan eylemlerini de içeren tüm hareketlerin, hareketlilik yüzünden oluşan her değişimin kendi bilincimizdeki baskısı ile kurulur. Bir çocuk, yetişkinlerin eylem ve konuşmalarının kendi zihni üzerine kurduğu baskı dolayısıyla bir yetişkin (özne, fail) gibi düşünmenin ipuçlarını öğrenir. Yetişkin düşüncesinin toplumsal niteliği neyse çocuk da ona göre toplumsallaşacaktır. Bugün “hızla değişen bir dünya” imajı karşısında çabuk değişen sosyal şartlara uyumlu ve kendi kendini düzenleyen “birey” görüşü yetişkin düşüncesinin niteliğini belirliyorsa, çocuğun da kendi zihni üzerine kontrol sağlayan, kendi kendine öğrenip uygulamaya geçebilen biri olarak yetiştirilmesi olasıdır. Yani çocuğun zihni öyle oluşmuyorsa da, çocuk yetiştikçe kendi zihnini hiyerarşik, kontrol edilebilir ve tüm güçlü “rasyonel” bir imaj şeklinde tasavvur edecektir. Bunun sosyal gerçekliğinin inşası için gerekli malzeme ve örgütlenme, o gün yaşayan dile içkin olacaktır. Toplumsal kurumların da buna uygun sosyal ilişkiler getirmesi ile çocuğun kendi zihnini tasavvur edişi sosyal bir gerçeklik kazanacaktır. Yani insan zihninin soy kütüğü, sosyokültürel yolları izler, bu yollardan yol alır.
İnsan zihninin bedensel altyapısını anlamada bilişsel network kuramları bizlere yardımcı olmaktadır (Bouton, 2007). Bilindiği üzere, bu kuramların dayandığı ilkeler, birtakım nörolojik fenomenlere dayansa da kurgusaldır. Bu kuramlardan bazıları, iki olay arasında kurulacak bağların bazen doğrusal olmadığını iddia eder. Böyle bir bağın arasında gizli üniteler vardır. Ve birçok olay, birçok başka olayla bu üniteler üzerinden bağlantılıdır. Kimi bağlantılar ise doğrudandır. Bu doğrudan bağlar, alışkanlıklarımızın doğasını oluşturur. Alışkanlıklarımız da toplumsal inşalardan doğrudur ve onları öyle (doğrudan, otomatik) eyleyerek yaşamımız içinde birtakım pragmatik işlevleri yerine getiririz (Bourdieu, 1991). Alışkanlıklarımız, zihnimizin “kimlik” olarak görünen yüzünün bir parçasıdır.
Zihin, günlük ve kendiliğinden her eylemimizde yankı bulur. İnsan zihni, kurumsal bağlamlardaki alışkanlık davranışlarıyla nesnel bir görünüm de kazanır (Berger ve Luckmann, 1966; Paker, 2004). Fakat insan zihni bir alışkanlık bağları bütünü değildir, açık uçludur, sezici ve yaratıcıdır. Bu nitelikleri, doğuştan gelen özellikleri değildir. İnsan zihninin oluşu, bu niteliklerin hâlihazırdaki toplumsal yapılanışı içinden geçer ve oluşumunun dil ile kesiştiği noktadan itibaren bu yapılanıştan kendini bir ölçüde soyutlayabilir. Dil, zihin üzerine zihinsel işlevlerin (örneğin, zihin teorisi, üstbiliş gibi) oluşumuna rehberlik eder. Bağlam içinde yaşamaya yazgılı insanın, bağlamlardan özgürleşebilmesinin aracıdır.
Zihnin kendi üzerine yapılandırılmış bir bilinçlilik kazanması ile zihnin dilden de bağımsızlaşması paralel izlenir. Zihin, dilin bağımlı olduğu kültürel işaretler ve semboller sistemini içselleştirebildikçe, bunlar üzerinde içsel bir kontrol kazandıkça dilden ayrışacaktır. Bu, Vygotsky’nin (1999) içsel konuşma diye tanımladığı dönemde başlar ve hayat boyu devam eder. Dil içselleştikçe, çocuk, zihnini kavramaya başlar. Yani düşünme üzerine düşünmenin araçlarına (anlamlarına, bilgilerine) ulaşır (üstbiliş). Düşünürken artık dile gerek yoktur çoğu zaman, ve düşünmek için anlamlar yeterlidir. Hatta anlam, zihne ait olduğu için daha bir hızlıdır da.
Zihnin paralel yayılışı, kendi üzerine katlandığı anda “üstbiliş”i yaratır. Oluşumunun doğası itibariyle üstbiliş, yakın olduğu bilişin veya zihnin tümünün diğer anlam/bilgi alanlarından farklı değildir. Ancak belirli bir bağlam içinde dil aracılığıyla belir(til)en “düşünce”ye dair denetleme ve izleme bildiren kavramların ayırt edilebilirliği gibi, üstbiliş de, bağlamdan soyutlanabilen zihnin ayırt edilebilir bir fenomeni olur. Zihin teorisi de üstbiliş de zihnin katmanlaşmasının görünümleridir.
Vygotsky’e (1999) göre içsel konuşma, ilkin erken dönem sosyal/pragmatik konuşmaya benzer. İnsanlar arasında geçen konuşmalar “sembolik” haldedir ve bağlama oldukça bağımlıdır. Çocuk, belirli bir sosyal bağlamda cereyan eden sembolik sosyal konuşmayı bağlamla özdeşleştirecektir, bağlantılandıracaktır. Ancak “düşünme üzerine düşünebilme”si oluştukça konuşmayı bu bağlamdan ayrıştıracaktır. Dili bağlamdan ayrıştırabilmesi de düşünce üzerine düşünebilmesini getirecektir. Dilin sembolik postulatını ve tarihsel olarak inşa edilen bağlamdaki etkileşimleri parçaladığı zaman çocuk, yavan içsel konuşmasını düşünceye dönüştürecek olan “anlam”ı bulur. Anlamlar ve anlamların dilsel-bağlamsal bağlantıları, bağlamlardan ayrıştırılarak insan zihnini inşa eder. Böylece insan zihninin “yüksek işlevler”i (Vygotsky, 1999) oluşur.
Zihin hiç yoktan anlamlar yaratamaz, ama anlamların yaşadığı bir yer varsa orası zihindir. Çocuk, önce başkaları arasındaki ya da başkalarının kendisi üzerindeki etkileşimlerine maruz kalır. Sonra bu etkileşimler sırasında gözlediği konuşma ve yapma arasındaki sosyal-pragmatik bağı keşfeder. Bunun ardından, konuşma ile bağlam arasındaki çelişkilerden, gerilimlerden, “dil oyunları”ndan sızan anlamları (Wittgenstein, 1986) yakalar. Bu anlamları yakaladıkça, içsel konuşmasını (düşünmesini) yavan kelimelerle değil bizatihi anlamlarla sürdürmeye başlar. İnsan, en nihayetinde anlamlarla düşünür. Bu düşünce, sosyal pratiklerin sürdürülmesi için bir vasıtadır (Paker, 2004), ancak sosyal pratikler de düşüncenin oluşumu için öyledir.
İnsanları birbirine bağlayan toplumsal pratikler, sosyal eylemlerimizin ta kendileridir. Dil de bir sosyal eylem biçimidir ve konuşmalarımızın inşasını mümkün kılar. Dil, anlamı inşa edilmiş, anlamı inşa edilen ve anlamı inşa edici bir teknolojidir. Dil bir anlam taşımaz ama her anlam dille atfedilebilir. Anlam, öznel bir çıkarımdır fakat kendiliğinden zihinde değildir. Konuşurken kullandığımız kavramlar, konuşmamızın daraltılmış “anlam” çerçevelerini kurarlar. Ve bu kavramların tutarlı fakat hep kayıp başka anlamlara da giderek atfettiği anlamlar, insan zihnini doldurur. Yani anlam, sadece dilsel işaretler ve bağlamın çarpımı değildir. Anlam, bir network ağında akıp giderken başka anlamlara tutunarak ortaya çıkar, belirir. Anlam ve dolayısıyla zihin, evrensel bir formül üzerinden, fakat kişiden kişiye, zamandan zamana değişen değerlerin bu evrensel işleme bulaşması yüzünden ele avuca sığmaz, öznel bir “doğa”nın kendini yeniden ve yeniden üretmesidir. Zihin, çok derin bir tepkimedir aslında.
Belirli bir anlamın en az iki kişi arasında paylaşılabilmesini mümkün kılacak bir “anlam kafesi”ne ihtiyaç vardır. İşte bu anlam kafesi, yetişkinin çocukla etkileşimi sırasında gözettiği yapı iskelesidir. Yetişkin, kullandığı dil ile belirli bir toplumsallaştırma amacı için çocuğun zihnini “tutarlı” şekilde inşa etmeye yönelir. Bu sorumluluğun çocuğa geçmesi için çabalar.
İnsanlar, dil ile kendi gerçekliklerini, dilin eylem alanı olan konuşmalar içinde inşa ederler. Bilişimizi dildeki kavramlarla inşa ederken ifşa da ederiz. Çocukluğun kendine has yaşantıları, konuşma yoluyla maruz kalınan ya da dâhil olunan sosyal pratiklerin nasıl öyle yapıldığını öğrenirken, yetişkinlerce oluşturulan bir strateji (yapı iskelesi) içinden bir biçim alır ve “düzen”e girer.
Sonuç olarak, insanın kendi zihnini yarattığını ve ömür boyunca anbean süren kültürlenme süreciyle paralel olan bu yaratım sürecinde yalnız olmadığını, başkalarıyla etkileşimlerinin insan zihninin oluşumuna kaynaklık ettiğini düşünüyoruz. Tarde’a göre, insanın, başkalarıyla etkileşimleri sırasında zuhur eden “anlam”larla ilişkileri üç şekilde cereyan edebilir: Benimseme (taklit), çatışma ve uyma (buluş) (Hughes, 1961). Çocuğun yetişkinler tarafından maruz bırakıldığı “kültürleme” sürecinde, üstbiliş (Flavell, 1979) için anahtar olan “kavram” ve “deneyimler”i de benimser. Zamanla içsel konuşmasını “düşünme”ye dönüştüren çocuk, sosyal pratikler içinde diğerleriyle çatışarak ve uyuşarak bu pratiklere daha iradi olarak etki etmeye yönelir. Çünkü bağımlı olduğu bağlam ve etkileşimlerden gitgide özgürleşebilecektir.
Psikoloji tarihinde karşımıza dikilen ayrışık zihin kurgusunun (özne-nesne düalizmi) nedeni, zihnin öznel halinin işte bu “iradi” görünümüdür. Hâlbuki ne zihnin ne de kültürün aralarında bir hiyerarşi oluşturulabilecek ayrılıkları/farklılaşmaları yoktur. Ancak bunlar birbiri yerine de geçemezler. Her ikisinin de ontolojileri farklı ama birbirine de bağımlıdır. Bu bağın belki de en çarpıcı kanıtı, bilfiil bir ömürlük insan düşüncesi ve davranışlarının değişiminin kendisidir. İnsan zihninin kökeni, birçok ontolojiye birden (en az üç; kültür-beden-doğa) bağımlıdır. Ancak oluşumunun ilhamı (iradesi), sadece tek bir ontolojiden gelir (kültür). Hatta bu ontoloji (kültür), diğer ontolojileri (beden, doğa, hatta tekrar kültür) kurması için zihne ayna tutar. İnsan, evreni “öznel” olan zihniyle görür ve anlar. Zihne içkin olan öznelliğidir. Nesnellik ise zihne değil kültüre, tarihe aittir. Yani nesnellik, öznelliğin üzerine giydiği beyaz önlük gibidir. Ama bu önlüğün gerisinde bir öznellik her daim yaşar. Bu, insan olmanın kendine has gerçekliğidir. İnsan, kendi gerçekliğini ömrü boyunca inşa eder. Ne yaparsak yapalım, ömrümüz bu derin uğraşla geçer.
Kaynakça
BERGER, P. L. ve LUCKMANN, T. (1966). The Social Construction of Reality: A Treatise in the Sociology of Knowledge. Garden City, New York: Anchor Books
BOURDIEU, P. (1991). Language and Symbolic Power. Ed. Thompson, çev. Raymond, Adamson, Cambridge: Polity Press
BOUTON, M.E. (2007). Learning And Behavior: A Contemporary Synthesis. Sunderland: Sinauer
DE LANDA, M. (2006). Çizgisel Olmayan Tarih: Bin Yılın Öyküsü. Çev. Kılıç, İstanbul: Metis
DELEUZE, G. (2008). Ampirizm ve Öznellik. Çev. Erbay, İstanbul: Norgunk
FLAVELL, J. H. (1979). Metacognition and cognitive monitoring: A new area of cognitive-developmental inquiry. American Psychologist, v.34 n.10, 906-911
HUGHES, E.C. (1961). Tarde’s Psychologie Economique: An unknown classic by a forgotten sociologist. The American Journal of Sociology, Vol.66, No.6, 533-558
PAKER, O. (2004). Batı dışı toplumlarda sosyal psikolojiyi yeniden düşünmek: İnşacı yaklaşımın imkânları üzerine. İçinde, Arkonaç (ed.), Doğunun ve Batının Yerelliği: Bireylik Bilgisine Dair, İstanbul: Alfa
REISBERG, D. (1997). Cognition: Exploring The Science Of The Mind. New York: Norton
WITTGENSTEIN, L. (1986). Philosophical Investigations. Çev. Anscombe, Oxford: Basil Blackwell
VYGOTSKY, L. (1999). Thought and Language. Ed. Kozulin, Cambridge, Massachusetts: MIT Press


0 yorum:
Yorum Gönder