06 02 2010

psikoloji şimdi bir doğa bilimi olmaya çalışsın


Tolga Yıldız

Kuantum mekaniği ve benim daha yakın olduğum kaos teorisi fizik içinde çok prestijli kuramsal yaklaşımlar. Saçma gibi de görünseler deneysel bulguları çok hassas bir şekilde tahmin edebiliyorlar ya da devrimci deneysel bulguların saptanmasına neden oluyorlar. Fiziğin bu güncel tartışmalarından psikolojinin öğreneceği çok şey var.

Mesela dil için düşünürsek: Wittgenstein'dan gireyim. Hiç kırmızı görmemiş birine kırmızıyı nasıl anlatırsınız. Verilen ardı ardına örneklerle alan daraltılarak bir anlam yakalanmaya çalışılır ama bu alan sonsuz derecede küçüleceği için, aslında tam olarak kırmızıyla benzetişim kuracağınız diğer anlamlar -azalmasının aksine- hiç bitmeyecek gibidir. O yüzden, birine spesifik bir kırmızı anlatmaya çalışırken, bunu söz ile değil etraftaki o kırmızıya en yakın kırmızıyı işaret ederek -daha pratik bir yoldan, oyunla- anlatırız. Yani anlamın sonsuz derecede köşeye sıkıştırılması, anlamın her zaman başka anlamlara akıp gideceği ve belirsizleşeceği demek oluyor. Buna benzer bir şeyi Lacan demiş.

İşin ilginç tarafı naif bir tavır olarak günlük hayattaki sözcelerimizi de bu kurala uyduruyor gibi değil miyiz, kırmızı demeye güvenemeyip işaret ederek? Zihnin kaotik (ama kuşkusuz ki ahenkli) yapısı hakkında bir şey biliyor gibiyiz. Ya da bildiriliyor mu bu bize acaba: "Renkler ve zevkler tartışılmaz." Neden tartışılmasın ki? Ama herkesin "haklı" olduğu bir tartışma, tartışmanın amacı olan "ikna"yı -eğer arada sözceler dışında hiçbir psişik güç uygulanmıyorsa- imkânsız kılmayacak mıdır? Velhasıl-ı kelam "insan" kaotik bir varlık, toplum daha belirli, makro doğa daha da belirli gibi.

 Ama ya bedenimiz? Kaotik "insan", hem de daha belirli olan makro doğa değil mi (bedenlerimiz yani)? İşte 4 yaşındaki bir çocuğun “theory of mind” yetisi gösterememesi, insanın iki ontolojisinin -kültür ile doğasının- birbirine direnmesi olamaz mı? Aynı kuantum mekaniğinde olduğu gibi, makro insan (doğasıyla, toplumuyla) bir belirlenmişlik gibi görünse de ve psikoloji gibi bir bilim bunlar üzerine çalışsa da, insan oluşumuzun tüm belirlenmiş veçheleri aslında bir belisizlik ilkesine dayanmıyor mu? (Yukarıda anlam üzerine kurduğum çerçeveden anlaşılmalı bu.) Deneysel bir belirlenmişlik bulsak bile, bu işlemler sırasında kurguladığımız ve ölçüm açısından "etkisiz" saydığımız o küçücük istatistiksel "anlamsızlık" payımız, insanın oluşunda -tıpkı kaos teorisinin dediği gibi- mucizevi bir etki gücüne sahip olmasın sakın? Yani insan zihninin anlık bir kaotik doğası, insan toplumlarının yüzyıllık bir kaotik doğası ve doğamızın da milyon yıllık bir kaotik doğası olduğunu düşünelim. İnsan olarak ben'im biricik öznelliğim bu üç nesnellik ve zaman katmanının çatışmasından doğmuyor mu? Bir tarafta anlık (nörolojik düzeyde) bir sinir sistemi, bir tarafta tarihsel ve kültürel olarak belirmiş dayanıklı bağlamlar ve diğer tarafta akışın çok ama çok ağır olduğu "evrimsel" oluş. İnsanlar olarak "biz", bu dayanılmaz gerilimde yaşıyoruz. Ve zihnimiz bu –aslında- iki ontolojiye birden kök salıyor (beden, can evimizdeki “doğa” değil midir? Diğer ontoloji de “kültür”). Zihnin doğası ile zihnin muhtevası birbirine dolanmıştır. “Doğru”, doğada yoktur ama doğaya gömülür ve –ikinci doğamız olan- kültürümüzde tarihsel olarak içerilir. Yani kültürümüz, zihinlerimizde nesnelleşir, zamansallaşır, tarihselleşir.

Şu mutluluk verici: Evet, psikoloji şimdi bir doğa bilimi olmaya çalışsın bari. Dolayısıyla, felsefeyle ve sanatla (mesela geometriyle) arasına ördüğü duvarları aşmasında böyle bir "inanç" eskiden olmadığı kadar işe yarayabilir şimdi. Belki.

0 yorum: