31.8.15

Doğa izin verir, norm yasaklar: Haz ve üreme*

Dürtü, canlının biyolojik ve/veya psikolojik denge durumunun bozulmasıyla ortaya çıkan içsel bir gerilimdir. İhtiyaç duyma hali. Dürtü, canlıyı bu ihtiyacı giderecek davranışları yapmaya güdüler. Güdü, canlının bu rahatsız edici ihtiyaç duyma haline bilinçli ya da bilinçsiz olarak son verecek davranışı ortaya çıkaran içsel güçtür.

Canlılar, “dürtü-güdü-davranış-dürtünün ortadan kalkması ve yeniden dürtü” şeklinde kabaca özetlenebilecek, gidip gelen bir denge ve dengesizlik grafiği çizerek çevreleriyle dinamik bir etkileşim halindedirler.

Örneğin açlık. Vücudumuz, güneş enerjisini -bizler açısından- besine çeviren bitkileri ve ayrıca bu bitkileri tüketerek beslenen hayvanları da sindirerek güneş enerjisini dolaylı yollardan kas enerjisine çeviren karmaşık bir organizmadır. Bu dönüşümün sürmesi, temel dürtülerimizden biri olan açlığa bağlıdır. Açlık duyunca yemeye güdüleniriz. Bu, öğrenilmemiş, yani doğuştan gelen ve tüm türdaşlarımızla ortak olan içgüdülerimizden biridir. Bu güdü, yeme davranışına sebep olur.

Psikolojik güdülerimize örnekse oruç tutma olsun. Oruç, kültürel bir çevrede öğrenilmiş bir ritüeldir. Yapılmadığı takdirde psikolojik bir huzursuzluk yaratabilir. Bu yüzden oruca inanan insanlar için psikolojik bir ihtiyaç haline gelmiştir. Bu dürtü de bizi aç olsak dahi bir süre yememe davranışına güdüler. Gördüğünüz üzere psikolojik bir güdü, biyolojik bir güdüyü erteleyebilir.

Memeliler için cinsel ilişki davranışını ortaya çıkaran dürtü, cinsel haz, coşku ihtiyacıdır. Cinsel dürtü, belirli dışsal uyaranların etkisiyle ve belirli zamanlarda oluşur. Evrimsel olarak kuşaklar boyu doğal seçilime uğramış ve dolayısıyla bir sonraki kuşağı oluşturmada işlevsel olmuş bir içgüdü. Ancak içgüdüler ile evrimsel işlevleri arasında doğrusal bir ilişki olmayabilir.

Şöyle açıklayayım. Cinsel dürtü duyuyorsunuz. Bu sizi cinsel ilişki davranışına yöneltiyor. Bu davranış sonucunda bu dürtü geçici olarak tatmin oluyor. Peki burada üreme nerede? Üreme, bu sürecin olası bir sonucu, ama “tek sonucu” ya da “amacı” değil. Zaten evrimin ya da genel anlamda doğanın bir amacı yoktur. Memelilerde bazı cinsel ilişkiler üreme ile sonuçlanır. Ancak cinsel ilişki ile üreme arasında doğrudan bir neden-sonuç ilişkisi yoktur. Aradaki mekanizma döllenmedir.

Kısaca tüm süreç şöyle cereyan eder: Memelilerde bazı cinsel ilişkiler döllenmeye sebep olur, bazı döllenmeler de üreme ile sonuçlanır. Oysa ki cinsel dürtü duyan birey açısından üreme doğrudan bir sonuç değildir. Yönelim, bu dürtüyü ortadan kaldırmaktır. Üreme, dolaylı yollardan, olası ve çok değerli bir evrimsel sonuçtur.

31.5.15

Evrim açısından yabancılaşma*

Psikoloji deyince akıllara genellikle bir psikiyatri kliniğinde beyaz önlükle dolaşan bir klinik psikolog gelir. Bu, fizik dendiğinde inşaat mühendisi, kimya dendiğindeyse eczacı düşünmek gibi bir şey. Halbuki psikoloji, her modern bilim gibi -oldukça popülerleşmiş- uygulama alanları olan bir temel bilim. Derdi ise (insan da dahil olmak üzere) hayvanların zihinsel süreçlerini ve davranışlarını incelemek ve anlamak.

1879’da Leipzig Üniversitesi’nde (Almanya) fizyoloji profesörü olan Wundt’un ilk psikoloji laboratuvarını kurmasıyla birlikte psikolojinin modern akademilerde kurumsallaşmasına kapı aralanmış. Yani tüm sosyal bilimler gibi psikoloji de bir 19.yy Avrupa ürünü. Yine tümü gibi onun da amacı insan toplumunun “doğal” yasalarını keşfetmek. Wundt, bu amaçla açtığı laboratuvarında -bugün hiç geçerliliği kalmamış da olsa- fizik bilimlerin yöntemlerini öncüsü olduğu fizyolojik psikoloji çalışmalarına uyarlamaya kalkmış bir öncü.

Aslen fizyoloji alanında tıp doktoru olan Wundt’la aynı eğitimsel arkaplanı paylaşan bir başka ünlü psikoloji öncüsü de Freud. Sanırım birçoğunuz Wundt’un adıyla ilk defa burada karşılaşan ve fakat Freud’u zaten az çok tanıyan okurlarsınız. Hazır sözü açılmışken, Freud aslında psikolog değildir. Birilerinin kabul etmemesinden değil, kendisi kabul etmediğinden. Freud, öğretisinin ve yöntemlerinin bilimsel olmadığının farkındaydı. Bu yüzden yaptığı şeye “metapsikoloji” denmesini önermişti ve bunu ömrü boyunca itinayla akademiye bulaştırmamıştı.

Şimdiye kadar geçen iki ismin de Almanyalı olduğuna dikkat çekelim. Psikolojinin ilk yıllarına dönüp baktığınızda kurucu kadronun ve ilk kuramcıların neredeyse hepsinin Almanyalı olduğunu görürsünüz. Çünkü bu ülke, Antik Yunan Platonculuğunun 19.yy’daki yeni yurduydu: İdealizmin. Bu kadim felsefe ekolünün odağında düşünce vardır. Her şey orada tartışılır, her şey onunla açıklanır. Düşünme süreçlerini anlama ve açıklamanın bilimi olan psikolojinin doğum yerinin Almanya olmasına şaşırmamalı o yüzden.

17.4.15

#marksizm2015 - Türlerin kökenini ve evrimi kavramak (video)


Marksizm Günleri
12 Nisan 2015
11:00-12:30
Moderatör: Roni Margulies
Konuşmacılar: Mustafa Arslantunalı, Tolga Yıldız
marksist.org aracılığıyla

Mustafa Arslantunalı'nın Defter Dergisi'nin 14. sayısında yayımlanmış etkileyici makalesi: İletişim Çağı.

(Video için Berkay Bağcı'ya teşekkür ederim.)

3.3.15

Neolitik devrimin koşulları*

Kendisinin ismi henüz yok idi
İsmi şöyle dursun cismi yok idi
Hiçbir kıyafeti resmi yok idi
Şekil verip tıpkı insan eyledik

Aşikar olunca zat ü sıfatı
Kûn dedik var ettik bu semavatı
Birlikte yarattık hep kainatı
Nam ü nişanını cihan eyledik

Harabi

Günümüzden yaklaşık 10 bin sene önce insanlığın ani bir sıçrama geçirdiğini düşünürüz. Bilindik somut kanıtlar bunu kuşkuya yer bırakmayacak ölçüde doğrular. 5 bin sene evvel yazının icadıyla (yani “tarih”in başlangıcıyla) bu somut kanıtlar iyice çarpıcı hale gelir. 10 bin sene önce Bereketli Hilal’de (bugünkü Mısır, Filistin, Lübnan, Kıbrıs, Kuzey Suriye, Güneydoğu Türkiye, Irak ve Batı İran topraklarında) tarımın icat edilmesi sonucunda insan davranışlarının şimdiki şeklini aldığı düşünülür.

Sırasıyla tarımın başlaması, dolayısıyla toprağa bağlı yerleşik hayata adım atılması, bunun üzerine boş zamanın artmasıyla birlikte soyutlama becerilerinin gelişmesi, dinin ortaya çıkışı ve böylece hem materyal hem de ideolojik şartların oluşması sonucu şehirlerin doğuşu. Bu silsileye kimsenin pek bir itirazı olduğunu düşünmüyorum. Ama benim var!

Şimdi size anlatacağım hikaye, akademik çalışmalar ve yeni bulgulara dayanan bir bilimkurgu. Yani bilimde her zaman olduğu gibi tam anlamıyla kesin değil ama oldukça yeni, bugün için geçerli olan son bilgilerimizin genel bir tanıtımı ve yorumu buradan sonrası.

19.2.15

Whiplash’in iki yüzü*

1985 doğumlu senarist-yönetmen Damien Chazelle’nin Princeton High School Studio Band’daki deneyimlerinden esinlenerek çektiği, çok ses getiren ve beş dalda Oscar adayı gösterilen Whiplash filminde iki şey var, birbirinden ayırt edilmesi ve ilişkilendirilmesi gerekli gibi duran: Adanma ve çalışma. Bu yazı, sosyal medyada filmin bir övgü mü yoksa yergi mi olduğuna dair tartışmalardan yola çıkılarak filmle birlikte bu iki kavramı tartışma niyetiyle kaleme alınmıştır.

Film bugünde geçtiği ve bugünün çalışma (iş) ilişkilerine göndermeleri olduğu için (hatta orkestra bir tür çalışma örgütlülüğü olarak her türlü işyerinin bir prototipi gibi göründüğü için) bence de "neoliberal" bir "karakter aşınması” (Sennett) örneğini sunmakta ve bunu bir ölçüde olumlamakta (bilmem kaçıncı yüzyılda geçseydi de o tarihi koşullarla ilişkili okunurdu muhtemelen). Bu olumlama tam da bu aşınmaya yakışır şekilde itici bir üslupla yapılıyor üstelik: Grup/toplum içinde başarıya giden yolun taşları bencilleşmekten, olası sıradan/gündelik huzurlu hayatından bile vazgeçmekten, boyun eğmekten geçiyor. Çoğumuza itici gelen bu aşırı gerçekçilik hissi gerçekten büyüleyici: Evet nota defterini o kaybetmedi ama o besteyi ezbere biliyor, bunun için çok çalıştı, arkadaşlarının onun hakkında ne düşüneceğinin ne önemi var, kendini göstermesi için beklediği fırsat işte, yoksa bu psikopat ama karizmatik herif bu çabayı görmeyecek diye izleyip gidiyoruz filmi (başkişiye onca tanıklıktan sonra onunla özdeşleşmeyen var mı mesela?).