Kayıtlar

Tiyatroyu sevmek mi, sahnede olmayı sevmek mi?*

Resim
Bir oyundan söz açıldığında ilk sorulan soru genellikle “Kim oynuyor?” oluyor. Afişlerde tanınmış oyuncuların yüzleri büyüdükçe oyunun metnine, yönetmenine, yaratıcı ekibine ve sahneleme anlayışına ayrılan alan daralıyor. Tiyatroya duyulan ilginin bu denli oyuncular etrafında dönmesi, sahneye adım atmak isteyenlerin sanatla kurduğu bağı da baştan şekillendiriyor. Tam bu noktada oyunculuk hevesine dair temel bir soru beliriyor: İnsan tiyatroyu sevdiği için mi sahneye çıkmak istiyor, yoksa sahnede olmayı sevdiği için mi tiyatroyu seçiyor? İyi bir oyuncu olmak isteyen birinin tanınmayı, beğenilmeyi ve emeğinin karşılığını alarak geçinmeyi arzulaması son derece doğal. Ancak sahnede kendine yer açma isteği ile tiyatro sanatına duyulan merak her zaman başa baş gitmiyor. Kendi rolüne saatlerce çalışan bir oyuncu, kendisinin yer almadığı oyunlarda neler denendiğini hiç merak etmeyebiliyor. Hatta yeni bir rol teklifi almadığı dönemlerde tiyatroyla kurduğu ilişki neredeyse tamamen kopabiliyor. T...

Sanatçı olmak mı, sanat yapmak mı?*

Resim
Geçenlerde Cihangir Atölye Sahnesi’nin (CAS) kurucularından Muhammet Uzuner’le sanat ile sanatçı arasındaki ilişkiyi konuşuyorduk. Sohbet, alışkanlıkla kullandığımız bir sözcük üzerine yeniden düşünmeme yol açtı: Sanatçı. Birine bu sıfatı verdiğimizde neyi tanımlamış oluyoruz? Yaptığı işi mi, sahip olduğunu düşündüğümüz özel bir niteliği mi, yoksa toplumun ona tanıdığı konumu mu? Sözcüklerin tarihi, bu soruyu başka bir yerden düşünmemizi sağlıyor. Antik Yunancadaki téchnē bir işi bilerek, ustalıkla yapmayı; Latince ars beceri ve yöntemi de anlatıyordu. Türkçedeki sanat ise Arapçada yapmak ve üretmekle ilişkili bir kökten geliyor. Ressamla marangozu, oyuncuyla başka bir ustayı birbirinden bugünkü kadar kesin çizgilerle ayırmayan bir anlam dünyası bu. Modern güzel sanatlar sınıflandırması güçlendikçe, özellikle 18. ve 19. yüzyıllarda sanatçı da özgün bir yaratıcı kişilik olarak ayrıcalıklı bir konuma yerleşti. Oysa önce sanatçının kim olduğuna değil, yapılan işin nasıl sanat niteliği kaz...

“Lacrima:” Başkalarının zamanıyla kuşanmak*

Resim
Oyunun sonlarına doğru Marion, inci işlemelerinin ağırlığıyla biçimi bozulan kumaşa dikkatle buhar uyguluyor. Maud Le Grevellec’in ellerini izlerken ben de geriliyorum. Küçük bir dikkatsizlik, günlerdir üzerinde çalışılan kumaşı mahvedebilir. Marion’un ölçülü hareketlerinde ustalığın güveniyle hata yapma korkusu buluşuyor. Yaklaşık üç saatlik gösterimden aklımda kalan en güçlü anlardan biri bu. Lüks bir giysinin ardındaki zahmet hakkında bilgi edinmekle kalmıyor, kumaşın başındaki gerilimi bir süreliğine paylaşıyoruz. Caroline Guiela Nguyen’in yazıp yönettiği Lacrima’yı 22 Ekim 2026’da, 30. İstanbul Tiyatro Festivali’nin açılışında, Zorlu PSM Turkcell Sahnesi’nde izledim. Strazburg Ulusal Tiyatrosu’nun yaklaşık 175 dakikalık yapımı, bir İngiliz prensesinin gelinliği için Paris’teki moda evinden Alençon’daki dantel ustalarına, Mumbai’deki nakış işçilerine uzanan üretimi anlatıyor. Birbirini tanımayan insanlar aynı teslim tarihine bağlanıyor. Prenses için düğün, moda evi için prestij anl...

İki kalas, bir heves, sıfır bütçe*

Resim
Tiyatronun parayla ilişkisi üzerine konuşmak, tiyatronun kendisi üzerine konuşmak kadar romantik değildir. Sahne dediğimiz yerde oyuncuyu, metni, rejiyi, seyirciyi, sözü, bedeni görürüz; ücret bordrosu, elektrik faturası, prova salonunun kirası, turne harcırahı ya da oyuncunun ev bulma meselesi aynı kolaylıkla görünmez. Sanat tarihi de çoğunlukla bu görünmezliği sever. Bertolt Brecht’in hikâyesine bir de buradan bakmak yararlı olabilir. Çünkü 20. yüzyıl tiyatrosunun en etkili muhaliflerinden birinin o verimli çalışma düzeni, sanıldığı gibi yoksulluğun içinden yahut yalnızca sanatçıların hevesi sayesinde çıkmadı. Arkasında hatırı sayılır bir kamusal bütçe, sürekli çalışan bir tiyatro örgütü, ücretli oyuncular, teknik kadro, uzun prova zamanları ve bütün bunları gündelik hayatın maddi ayrıntıları içinde çekip çeviren Helene Weigel vardı. Brecht’in tiyatrosu seyircinin sahne karşısındaki alışkanlıklarını değiştirmeye girişmişti. Özdeşleşmenin rahatlığını bozmak, olup biteni kaçınılmaz bir...

PISA sonuçlarının anlattığı Türkiye*

Resim
Eylül 2026’da açıklanan Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) 2025 sonuçları, Türkiye hakkında son yıllarda yerleşmiş bazı kabulleri yeniden düşünmeyi gerektiriyor. On beş yaşındaki öğrenciler matematikte 462 puanla 463 olan Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ortalamasına ulaştı; okumada 472 puanla 461’lik, fende 494 puanla 482’lik OECD ortalamasını geçti. Türkiye’nin puanı 2022’ye göre matematikte 8, okumada 16, fende 18 puan yükseldi. OECD de Türkiye’yi üç alanda birden ilerleme sağlayan az sayıdaki ülke ve ekonomi arasında gösteriyor. Bu tabloyu Avrupa Birliği (AB) ile yan yana okumak yararlı. Ancak AB’yi mutlak bir ölçü kabul ederek Türkiye’nin ona ne kadar yaklaştığını hesaplamak, güncel eğilimleri anlamaya yetmiyor. Avrupa, yüksek gelir düzeyi, güçlü kurumsal birikimi ve eğitimli nüfusuyla önemli avantajlara sahip. Buna karşılık düşük büyüme, yaşlanan nüfus, verimlilik kaybı, yüksek enerji maliyetleri ve siyasal parçalanma gibi baskılarla uğraşıyor. Türkiye...

Bize ait yabancı: Yapay zekâ*

Resim
Yapay zekâdan duyduğumuz korkunun önemli bir bölümü aslında yapay zekâyla başlamıyor. Sanayi Devriminden beri makineler, motorlar, elektrik şebekeleri, elektronik sistemler, bilgisayarlar ve iletişim ağları giderek çevremizi otomatikleşmiş bir teknik dünya olarak sardı. Bugün gündelik hayatımızın çok büyük bir bölümü, tek tek insanların artık bütünüyle kavrayamayacağı kadar karmaşık altyapıların kesintisiz çalışmasına bağlı. Yapay zekâ da gökten düşmüş yabancı bir varlık değil; tam da bu tarihsel teknik dünyanın içinden çıktı. Transistörlerin, bilgisayarların, veri ağlarının, otomasyonun ve giderek karmaşıklaşan üretim sistemlerinin devamıdır. Bu anlamda onun neyin üzerinde yükseldiğini biliyoruz: Kendi ellerimizle birkaç yüzyıldır inşa ettiğimiz teknolojik çevrenin üzerinde. Karmaşıklığın kendi zorunluluğu Sorun şu ki bu çevre karmaşıklaştıkça onu sürdürebilmek için daha fazla otomasyona ihtiyaç duyuyoruz. Üretim, finans, enerji, ulaşım, iletişim ve bilgi sistemleri öylesine büyük ve ...