Kayıtlar

Dikkat ya da irade krizi - Odaklanmanın ötesinde: Ortak dikkatin çöküşü ve yeniden inşası* (Kitap)

Resim
Eliniz sürekli telefona gidiyor, bir sayfayı bitirmekte zorlanıyor, sevdiklerinizin gözlerinin içine bakarken bile zihninizin başka diyarlara sürüklendiğini mi hissediyorsunuz? Bu deneyim sandığınız kadar kişisel değil. Yalnız değilsiniz. Mesele de çoğu zaman “iradesiz” olmanız değil. Bugün dikkat dağınıklığı çoğu kez bireysel bir eksiklik gibi anlatılıyor. Oysa sorun, kişinin zayıflığıyla açıklanamayacak kadar derin ve yaygın. İnsan zihni, onu taşıyan ilişkiler ve ortak anlam alanları zayıfladıkça savrulur. Ekranlar bu savrulmayı hızlandırır ama kırılma çok daha derinlerde başlar. Dikkat, insanın tek başına güçlendirebileceği bir beceriden ziyade insanlarla, mekânlarla ve dünyayla kurulan canlı bir ilişkidir. Bir bebeğin annesinin parmağının ucunu izleyip bir nesneye yönelmesi, insan olmanın ilk eşiklerinden biridir. O anda iki zihin aynı dünyada buluşur. Dikkat tam da burada doğar. Dikkat ya da İrade Krizi, işte bebeğin annesinin işaretini takip ettiği o ilk andan yola çıkarak dikkat...

Kahraman tiyatro, süper gösteri sanatları merkezine karşı*

Resim
Türkiye’de tiyatro konuşulurken bakış çoğu zaman sahnenin üzerinde takılı kalıyor. Oyuncu iyi miydi, reji tuttu mu, dekor iş gördü mü, metin bugüne değdi mi… Eleştirinin dili buralarda dönüp duruyor. Oysa asıl mesele çoğu zaman sahnede değil, sahnenin çevresinde kuruluyor. Bir oyunun niçin seçildiği, nasıl bir yapım mantığıyla dolaşıma sokulduğu, kimlere seslendiği, kimleri baştan dışarıda bıraktığı, nasıl bir seyirci varsaydığı daha az konuşuluyor. Halbuki tiyatro dediğimiz şey yalnızca estetik bir hadise değil. Aynı anda kamusallık, sınıf, kültürel sermaye ve erişim meselesi. Bu yüzden son dönemde tartışma yaratan büyük yapımlara bakarken fazla gizem aramaya gerek yok. Satıcının Ölümü gibi bir metnin büyük sponsorlar ve gösteri merkezleri tarafından sahiplenilmesinin cevabı aşağı yukarı bellidir. Metin klasiktir, bu ona güvenlik sağlar. Tanınmıştır, bu kuruma ağırlık katar. Kapitalizmi hedef alır, bu da ona kültürel ciddiyet verir. Oyuncuya prestij, yönetmene itibar, seyirciye de öne...

Yapay zekâ çağında yazı*

Resim
Bir metnin daha birkaç cümlesini okuduğumuzda içimizde hafifçe kıpırdayan o duyguyu fark ediyor musunuz? Daha yazarın adını görmeden, daha metin nereye varacak anlamadan bir tanıdıklık çöküyor zihne. Cümleler temiz. Fazla pürüzsüz. Yerli yerinde. Her şey sanki olması gerektiği kadar açık, olması gerektiği kadar dengeli, olması gerekeceği kadar kontrollü. İşte o anda insan, metni okumaktan çok metnin nereden geldiğini düşünmeye başlıyor. Son yıllarda çoğumuzun yaşadığı şey tam da bu: Yapay zekâ dil modellerinin ürettiği metinlerle o kadar sık karşılaşıyoruz ki, artık onlara karşı bir kulak, bir göz, hatta bir tür sezgi geliştirmiş durumdayız. Bu tanıdıklık duygusu yeni çağın gündelik ama önemli deneyimlerinden biri. Bir zamanlar televizyon spikerlerinin sesi birbirine benzerdi, sonra kurumsal e-postaların tonu birbirine benzemeye başladı, şimdi de orada burada denk geldiğimiz metinlerin yürüyüşünde ortak bir ritim duyuyoruz. Kimi zaman bir LinkedIn paylaşımında, kimi zaman bir öğrenci ö...

Sinners: Irkçı kapitalizm ve güler yüzlü asimilasyon*

Resim
Ryan Coogler imzalı Sinners, Jim Crow dönemi Mississippi’sinde geçen bir vampir hikâyesinin çok ötesine geçerek; ırkçı kapitalizmin, kültürel el koymanın ve “güler yüzlü” asimilasyonun kusursuz bir anatomisini çıkarıyor. Film, vampiri kaba bir canavar klişesinin sınırlarından çekip alıyor; ötekinin emeğini, sesini ve belleğini “eşitlik” vaadiyle gasp eden tarihsel bir iştah olarak yeniden kuruyor. Kolonyalizmin topraktan bedene, kandan notalara uzanan sessiz işgaline dair çarpıcı bir okuma. Sinners yüzeyde Jim Crow dönemi Mississippi’sinde geçen bir vampir hikâyesi gibi akıyor: İkiz kardeşler Smoke ve Stack memlekete dönüp bir juke joint açıyor; müzik, gece, kalabalık ve siyahlar için vaat edilen o kısıtlı “nefes alma alanı” kısa sürede doğaüstü bir kuşatmayla daralıyor. Ancak film bu basit gerilim iskeletini iki ayrı tarihsel makinenin dişlisine ustalıkla yerleştiriyor: Bir yanda ırkçı şiddetin “olağan” rejimi (linç tehdidi, Klan’ın gölgesi, hukuk dışı düzen), öte yanda vampirliğin da...

Sahnenin ışığı, paranın gölgesi, aynılar aynı yere: “Satıcının Ölümü”*

Resim
Bir tiyatro akşamı çoğu zaman sahnede başlamaz. Daha salona girmeden, hatta çoğu zaman bilet ekranında başlar. İnsan kendine, önce oyunun adına, afişine, oyuncu kadrosuna baktığını söyler; ama gerçekte çok daha önce çizilmiş bir sınırın içinde hareket eder. O akşamın kimin için mümkün, kimin için neredeyse imkânsız olduğu daha en baştan bellidir. Bilet fiyatı, mekânın bulunduğu semt, oraya ulaşmanın maliyeti, salonun çevresinde kurulmuş sembolik dünya, perde açılmadan görünmez bir seyir haritası üretir. Böyle bakınca tiyatro, yalnızca estetik bir karşılaşma değil, aynı zamanda sınıfsal bir eşik deneyimidir. Kim içeri girebilir, kim dışarıda kalır? Kim o dünyanın doğal sakini gibi davranır, kim daha baştan kendini yabancı hisseder? Bugün bazı prodüksiyonlar etrafında biriken huzursuzluğun zemini tam da buradadır. Zorlu PSM’nin Satıcının Ölümü prodüksiyonu çevresinde son günlerde yükselen tartışmanın merkezinde de bu var. Elbette sponsorluğu, büyük prodüksiyon mantığını, prestij ekonomis...

Metot’un kökenleri: Marksist psikolog Lev Vygotsky’de psikoloji ile tiyatro - II*

Resim
Vygotsky’nin psikolojideki metodolojik devrimi, insan gelişimini statik bir merdiven (sıralı aşamalar) olmaktan çıkarıp sahnede kurulan dinamik bir drama olarak düşünmesinde yatar. Meşhur “Genel Gelişim Yasası”na göre her yüksek zihinsel işlev iki kez ortaya çıkar: önce insanlar arasındaki toplumsal düzlemde (inter-psikolojik), sonra bireyin içsel düzleminde (intra-psikolojik). Bu cümle yıllardır tekrar edilir; fakat çoğu zaman onun asıl ima ettiği şey, yani gelişimin bir “sahnelenme” mantığı taşıdığı gözden kaçar. Vygotsky’nin metinlerinde geçen “sahne” (stsen) ve “düzlem” (plany) sözcükleri bu yüzden yalnızca metafor olarak okunmamalıdır; gelişimi gerçekten “oynanır” bir süreç gibi kavramaya yarayan bir analoji olarak çalışırlar. İnsan, önce başkalarıyla birlikte oynar; sonra o oyunu içerde yeniden kurar. İçerde kurulan şey, dışarının bir kopyası gibi pasifçe taşınmaz; dışarıdaki ilişkilerin içerde aldığı yeni örgütlenme biçimi olarak belirir. Daha da önemlisi, Vygotsky gelişimin mot...