Kayıtlar

PISA sonuçlarının anlattığı Türkiye*

Resim
Eylül 2026’da açıklanan Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) 2025 sonuçları, Türkiye hakkında son yıllarda yerleşmiş bazı kabulleri yeniden düşünmeyi gerektiriyor. On beş yaşındaki öğrenciler matematikte 462 puanla 463 olan Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ortalamasına ulaştı; okumada 472 puanla 461’lik, fende 494 puanla 482’lik OECD ortalamasını geçti. Türkiye’nin puanı 2022’ye göre matematikte 8, okumada 16, fende 18 puan yükseldi. OECD de Türkiye’yi üç alanda birden ilerleme sağlayan az sayıdaki ülke ve ekonomi arasında gösteriyor. Bu tabloyu Avrupa Birliği (AB) ile yan yana okumak yararlı. Ancak AB’yi mutlak bir ölçü kabul ederek Türkiye’nin ona ne kadar yaklaştığını hesaplamak, güncel eğilimleri anlamaya yetmiyor. Avrupa, yüksek gelir düzeyi, güçlü kurumsal birikimi ve eğitimli nüfusuyla önemli avantajlara sahip. Buna karşılık düşük büyüme, yaşlanan nüfus, verimlilik kaybı, yüksek enerji maliyetleri ve siyasal parçalanma gibi baskılarla uğraşıyor. Türkiye...

Bize ait yabancı: Yapay zekâ*

Resim
Yapay zekâdan duyduğumuz korkunun önemli bir bölümü aslında yapay zekâyla başlamıyor. Sanayi Devriminden beri makineler, motorlar, elektrik şebekeleri, elektronik sistemler, bilgisayarlar ve iletişim ağları giderek çevremizi otomatikleşmiş bir teknik dünya olarak sardı. Bugün gündelik hayatımızın çok büyük bir bölümü, tek tek insanların artık bütünüyle kavrayamayacağı kadar karmaşık altyapıların kesintisiz çalışmasına bağlı. Yapay zekâ da gökten düşmüş yabancı bir varlık değil; tam da bu tarihsel teknik dünyanın içinden çıktı. Transistörlerin, bilgisayarların, veri ağlarının, otomasyonun ve giderek karmaşıklaşan üretim sistemlerinin devamıdır. Bu anlamda onun neyin üzerinde yükseldiğini biliyoruz: Kendi ellerimizle birkaç yüzyıldır inşa ettiğimiz teknolojik çevrenin üzerinde. Karmaşıklığın kendi zorunluluğu Sorun şu ki bu çevre karmaşıklaştıkça onu sürdürebilmek için daha fazla otomasyona ihtiyaç duyuyoruz. Üretim, finans, enerji, ulaşım, iletişim ve bilgi sistemleri öylesine büyük ve ...

Özgür bireyin icadı*

Resim
İnsan hiçbir zaman kendinden menkul bir varlık olmadı. Dil, din, mit, gelenek, sınıf, kurumlar ve gündelik hayatın görünmez kuralları bizi her çağda biçimlendirdi. Ne istediğimiz, neden korktuğumuz, neyi doğru, güzel, ayıp ya da mümkün saydığımız hiçbir zaman bütünüyle bize ait değildi. Kapitalizmin ayırt edici yanı da insanı biçimlendirmesi değil. İnsan zaten toplumsal bir varlık. Asıl mesele, kapitalizmin eski anlam dünyalarını çözerken onların yerine bağımsız, kendi kararlarını veren ve kendi hayatını kuran birey fikrini yerleştirmesiydi. Modern insan gelenekten, cemaatten ve otoriteden özgürleştiğini düşündü. Aynı dönemde hayatın giderek daha büyük bir bölümü piyasanın diline çevrildi: Değer, performans, verimlilik, rekabet, görünürlük, tüketim, tercih… Kapitalizmin gücü herkese aynı hayatı dayatmasında değil. Tam tersine, birbirinden çok farklı yaşam tarzlarının, kimliklerin ve kanaatlerin yan yana var olmasına izin verebiliyor. Fakat bu farklılıklar giderek aynı dolaşım düzenine ...

Bir şehir nasıl hatırlanır?*

Resim
Çocukluğumun geçtiği sokağı düşündüğümde sokağın bütünü gelmiyor aklıma. Köşedeki apartmanın serin girişi geliyor. Yazın açık bırakılan zemin kat penceresi, yağmurdan sonra kaldırımda kalan ince çamur, eve dönerken bir türlü bitmeyen yol… Bugün birkaç dakikada geçilecek mesafe, o zamanlar şehrin öbür ucuna kadar uzanıyordu. Çocukken bir şehri semtleriyle, meydanlarıyla, önemli yapılarıyla öğrenmiyoruz. Bunların adını daha sonra koyuyoruz. O yıllarda bildiğimiz başka şeyler var. Hangi köşede koşulacağı, hangi dükkânın önünde durulabileceği, hangi kapının önünden sessiz geçileceği. Bir yokuşun uzunluğunu bacaklarımızdan, bir meydanın büyüklüğünü kaybolma korkusundan anlıyoruz. * Yıldız, T. (2026). Bir şehir nasıl hatırlanır?  T Dergi , 7, 4-7. Devamı: [tam metin →] ( .PDF )

Direklerarası’nın hayaleti: Şehir, siyaset ve Türk tiyatrosunun hafızası*

Resim
Türk tiyatrosunun tarihi çoğu zaman fazla doğrusal anlatılıyor. Ortaoyunu ve tuluattan yazılı tiyatroya, kumpanyadan kuruma, Direklerarası’ndan Darülbedayi’ye, oradan Şehir ve Devlet Tiyatroları’na uzanan bir gelişme çizgisi. Bu anlatının dayandığı tarihsel gerçekler var. Fakat hayat böyle dümdüz akılcı bir sırayla ilerlemiyor. Eski biçimler bir sabah ortadan kalkmıyor, yeniler de boş bir alana yerleşmiyor. Aynı oyuncu bir gece Shakespeare oynayıp ertesi akşam tuluata çıkabiliyor. Aynı salonda operet, komedi, varyete ve sinema peş peşe gösterilebiliyor. Tiyatro kimi zaman ticari bir işletme, kimi zaman yardım kampanyasının parçası, kimi zaman da doğrudan savaş seferberliğinin aracı olabiliyor. Direklerarası’nın tarihi, bu iç içeliği görmek için iyi bir yer. Üstelik adı bile tiyatrodan gelmiyor. Bugünkü Vezneciler-Şehzadebaşı hattında, Onaltımart Şehitleri ile Dedeefendi caddeleri arasında kalan, İstanbul Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültelerinin arka kapılarının açıldığı yolun iki ya...

Sahne sanatlarının üretim koşulları, vergisi ve yaşama imkânı üzerine*

Resim
Türkiye’de tiyatronun sorunları konuşulurken sansürden repertuvara, salonlardan seyirciye, devlet desteğinin miktarından kültür politikasına kadar uzanan geniş bir liste çıkarıyoruz. Bunların hiçbiri önemsiz değil. Fakat bütün bu başlıkların öncesinde sorulması gereken daha basit bir soru var: Bu işi yapan insanlar, bu işi yaparak yaşayabiliyor mu? Bir oyuncu oyunculuk yaparak, dansçı dans ederek, küçük bir kumpanya oyun üreterek hayatını sürdüremiyorsa para bir süre sonra sanatın çevresindeki koşullardan biri olmaktan çıkıp doğrudan üretimin biçimini belirlemeye başlıyor. Beş oyunculu bir oyun yerine iki oyunculu oyun seçiliyor. Sekiz haftalık prova üç haftada bitiriliyor. Genç bir oyuncunun yerine gişesi daha güvenli, meşhur bir isim düşünülüyor. Turneye çıkabilmek için dekor küçülüyor. Teknik ekipte iki kişinin yapacağı işi bir kişi üstleniyor.  Bunların her biri dışarıdan bakıldığında estetik bir tercih gibi görülebilir. Fakat belirli bir noktadan sonra hangisinin gerçekten est...