Kayıtlar

Critique etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

İki kalas, bir heves, sıfır bütçe*

Resim
Tiyatronun parayla ilişkisi üzerine konuşmak, tiyatronun kendisi üzerine konuşmak kadar romantik değildir. Sahne dediğimiz yerde oyuncuyu, metni, rejiyi, seyirciyi, sözü, bedeni görürüz; ücret bordrosu, elektrik faturası, prova salonunun kirası, turne harcırahı ya da oyuncunun ev bulma meselesi aynı kolaylıkla görünmez. Sanat tarihi de çoğunlukla bu görünmezliği sever. Bertolt Brecht’in hikâyesine bir de buradan bakmak yararlı olabilir. Çünkü 20. yüzyıl tiyatrosunun en etkili muhaliflerinden birinin o verimli çalışma düzeni, sanıldığı gibi yoksulluğun içinden yahut yalnızca sanatçıların hevesi sayesinde çıkmadı. Arkasında hatırı sayılır bir kamusal bütçe, sürekli çalışan bir tiyatro örgütü, ücretli oyuncular, teknik kadro, uzun prova zamanları ve bütün bunları gündelik hayatın maddi ayrıntıları içinde çekip çeviren Helene Weigel vardı. Brecht’in tiyatrosu seyircinin sahne karşısındaki alışkanlıklarını değiştirmeye girişmişti. Özdeşleşmenin rahatlığını bozmak, olup biteni kaçınılmaz bir...

PISA sonuçlarının anlattığı Türkiye*

Resim
Eylül 2026’da açıklanan Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) 2025 sonuçları, Türkiye hakkında son yıllarda yerleşmiş bazı kabulleri yeniden düşünmeyi gerektiriyor. On beş yaşındaki öğrenciler matematikte 462 puanla 463 olan Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ortalamasına ulaştı; okumada 472 puanla 461’lik, fende 494 puanla 482’lik OECD ortalamasını geçti. Türkiye’nin puanı 2022’ye göre matematikte 8, okumada 16, fende 18 puan yükseldi. OECD de Türkiye’yi üç alanda birden ilerleme sağlayan az sayıdaki ülke ve ekonomi arasında gösteriyor. Bu tabloyu Avrupa Birliği (AB) ile yan yana okumak yararlı. Ancak AB’yi mutlak bir ölçü kabul ederek Türkiye’nin ona ne kadar yaklaştığını hesaplamak, güncel eğilimleri anlamaya yetmiyor. Avrupa, yüksek gelir düzeyi, güçlü kurumsal birikimi ve eğitimli nüfusuyla önemli avantajlara sahip. Buna karşılık düşük büyüme, yaşlanan nüfus, verimlilik kaybı, yüksek enerji maliyetleri ve siyasal parçalanma gibi baskılarla uğraşıyor. Türkiye...

Bize ait yabancı: Yapay zekâ*

Resim
Yapay zekâdan duyduğumuz korkunun önemli bir bölümü aslında yapay zekâyla başlamıyor. Sanayi Devriminden beri makineler, motorlar, elektrik şebekeleri, elektronik sistemler, bilgisayarlar ve iletişim ağları giderek çevremizi otomatikleşmiş bir teknik dünya olarak sardı. Bugün gündelik hayatımızın çok büyük bir bölümü, tek tek insanların artık bütünüyle kavrayamayacağı kadar karmaşık altyapıların kesintisiz çalışmasına bağlı. Yapay zekâ da gökten düşmüş yabancı bir varlık değil; tam da bu tarihsel teknik dünyanın içinden çıktı. Transistörlerin, bilgisayarların, veri ağlarının, otomasyonun ve giderek karmaşıklaşan üretim sistemlerinin devamıdır. Bu anlamda onun neyin üzerinde yükseldiğini biliyoruz: Kendi ellerimizle birkaç yüzyıldır inşa ettiğimiz teknolojik çevrenin üzerinde. Karmaşıklığın kendi zorunluluğu Sorun şu ki bu çevre karmaşıklaştıkça onu sürdürebilmek için daha fazla otomasyona ihtiyaç duyuyoruz. Üretim, finans, enerji, ulaşım, iletişim ve bilgi sistemleri öylesine büyük ve ...

Özgür bireyin icadı*

Resim
İnsan hiçbir zaman kendinden menkul bir varlık olmadı. Dil, din, mit, gelenek, sınıf, kurumlar ve gündelik hayatın görünmez kuralları bizi her çağda biçimlendirdi. Ne istediğimiz, neden korktuğumuz, neyi doğru, güzel, ayıp ya da mümkün saydığımız hiçbir zaman bütünüyle bize ait değildi. Kapitalizmin ayırt edici yanı da insanı biçimlendirmesi değil. İnsan zaten toplumsal bir varlık. Asıl mesele, kapitalizmin eski anlam dünyalarını çözerken onların yerine bağımsız, kendi kararlarını veren ve kendi hayatını kuran birey fikrini yerleştirmesiydi. Modern insan gelenekten, cemaatten ve otoriteden özgürleştiğini düşündü. Aynı dönemde hayatın giderek daha büyük bir bölümü piyasanın diline çevrildi: Değer, performans, verimlilik, rekabet, görünürlük, tüketim, tercih… Kapitalizmin gücü herkese aynı hayatı dayatmasında değil. Tam tersine, birbirinden çok farklı yaşam tarzlarının, kimliklerin ve kanaatlerin yan yana var olmasına izin verebiliyor. Fakat bu farklılıklar giderek aynı dolaşım düzenine ...

Direklerarası’nın hayaleti: Şehir, siyaset ve Türk tiyatrosunun hafızası*

Resim
Türk tiyatrosunun tarihi çoğu zaman fazla doğrusal anlatılıyor. Ortaoyunu ve tuluattan yazılı tiyatroya, kumpanyadan kuruma, Direklerarası’ndan Darülbedayi’ye, oradan Şehir ve Devlet Tiyatroları’na uzanan bir gelişme çizgisi. Bu anlatının dayandığı tarihsel gerçekler var. Fakat hayat böyle dümdüz akılcı bir sırayla ilerlemiyor. Eski biçimler bir sabah ortadan kalkmıyor, yeniler de boş bir alana yerleşmiyor. Aynı oyuncu bir gece Shakespeare oynayıp ertesi akşam tuluata çıkabiliyor. Aynı salonda operet, komedi, varyete ve sinema peş peşe gösterilebiliyor. Tiyatro kimi zaman ticari bir işletme, kimi zaman yardım kampanyasının parçası, kimi zaman da doğrudan savaş seferberliğinin aracı olabiliyor. Direklerarası’nın tarihi, bu iç içeliği görmek için iyi bir yer. Üstelik adı bile tiyatrodan gelmiyor. Bugünkü Vezneciler-Şehzadebaşı hattında, Onaltımart Şehitleri ile Dedeefendi caddeleri arasında kalan, İstanbul Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültelerinin arka kapılarının açıldığı yolun iki ya...

İrade Kimin?*

Resim
Telefonu çoğu zaman belirli bir anlık iş için elimize alıyoruz. Bir mesaja bakacağız, bir adres bulacağız, haberleri okuyacağız. Sonra başımızı kaldırıyoruz ve yirmi dakika geçmiş. O arada bir savaş görüntüsü görmüşüz, birinin tatil fotoğraflarına bakmışız, hiç tanımadığımız iki insanın kavgasını izlemişiz, bir ayakkabı reklamının üzerinde durmuşuz, biraz gülmüş, biraz öfkelenmiş, belki bir şey satın almak istemişiz. Buradaki tuhaflık yalnızca yirmi dakikanın kaybolması değil. Daha can sıkıcı bir soru var: Ben bütün bunları ne zaman istemiştim? İrade meselesi galiba bu soruda başlıyor. İradeyi genellikle insanın istediğini yapabilmesi diye düşünüyoruz. Bir şeyi istiyorum ve onu yapabilecek gücü kendimde buluyorsam iradeliyim. Fakat bundan önce cevaplamamız gereken başka bir soru var: İnsan neyi isteyeceğine nasıl karar veriyor? İstediğimiz şeylerin ne kadarı, biz onları istemeye başlamadan önce önümüzde belirli biçimlerde seçenekler olarak belirmiş oluyor? Bir şeyi seçebilmek için önce...

Okura teslim olmadan çok okunmak mümkün mü?*

Resim
Türkiye’de yayıncılığın darboğazı çoğunlukla kağıt, baskı, dağıtım ve kitap fiyatları üzerinden konuşuluyor. Bunlar elbette belirleyici sorunlar. Fakat ekonomik kriz, yayıncılığın daha eski bir gerilimini de görünür hale getiriyor: Yazar, yayınevi ve okur arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı meselesi. Kitap bugün aynı anda birkaç şey olmak zorunda. Yayınevi açısından maliyetini karşılaması gereken bir ürün, yazar açısından düşünsel ya da edebi bir üretim, okur açısından ise giderek pahalılaşan ve yalnızca para değil, ciddi bir zaman ve dikkat talep eden zorlayıcı bir nesne. Bu üç tarafın beklentileri ise kendiliğinden örtüşmüyor. Maddiyattan zamana okurun kıstasları Yayınevi kitabın satılmasını istiyor; ekonomik koşullar ağırlaştıkça tanınmış isimler, güncel başlıklar ve kolay anlatılabilir vaatler daha güvenli görünüyor. Okur da kitabı artık yalnızca başka kitaplar arasından seçmiyor. Sosyal medya, diziler, videolar, podcastler ve sürekli yenilenen dijital içerikler aynı sınırlı zama...

Odysseia, Nolan ve psikoterapilerin insanı: Tanrıları içeri almak*

Resim
Odysseia’nın sonunda, Penelope yirmi yıl sonra karşısına çıkan adamın gerçekten kocası olduğundan bir türlü emin olamaz. Odysseus doğru şeyleri söyler, evin geçmişini bilir, yüzü de artık saklı değildir; yine de Penelope bekler. Sonunda hizmetçisine evlilik yataklarını başka bir yere hazırlamasını söyler. Odysseus buna öfkelenince aradığı cevabı alır. Çünkü o yatağın taşınamayacağını ikisi de bilir. Odysseus yıllar önce avluda yetişen zeytin ağacını kesmemiş, gövdesini yatağın ayaklarından biri yapmış, odayı da onun çevresine örmüştür. Bir insanın kimliğini evin içindeki bir nesne doğrular. Destanda buna benzeyen sahneler çoktur. Yaşlı dadısı Eurykleia, Odysseus’u ayağındaki eski yara izinden tanır. Kyklop’un mağarasında canını kurtarmak için bir süreliğine adından vazgeçip “Hiç Kimse” olur; kurtulduğundaysa gerçek adını geriye doğru haykırmaktan kendisini alamaz. Sirenlerin şarkısını dinlemek istediğinde de, biraz sonra kendi kararına sadık kalamayacağını peşinen bilir. Adamlarından o...

Toplumsuzlaşan toplumculuk*

Resim
Sosyalist düşüncenin Türkiye’deki en ciddi sorunlarından biri, uzun zamandır toplumsal bir araç olmaktan çok kültürel ve entelektüel bir kimliğe dönüşmesi olabilir. Teorik derinlik, felsefi incelik ve bilimsel titizlik kuşkusuz bir düşüncenin zaafı değildir. Fakat bunlar giderek düşünmenin araçları olmaktan çıkıp bir tür seçkinlik ölçüsüne dönüşüyorsa, ortada başka bir problem vardır. Anlaşılmak yerine karmaşık olmak, yaygınlaşmak yerine ayrıksı kalmak, örgütlemek yerine doğru pozisyonu temsil etmek değer kazanıyorsa sosyalizm, adına rağmen toplumla arasındaki mesafeyi büyütmeye başlamış demektir. Bu kültürün yüzeyselliğe duyduğu haklı itiraz, zaman zaman sıradan olana, popüler olana ve nihayet sıradan insana karşı bir mesafeye dönüşüyor. En sofistike analiz, en ince teorik ayrım, en az kişinin okuduğu dergi, en güç metin, neredeyse kendi başına bir değer haline geliyor. Sonra kimsenin okumadığı kitap, az satılan dergi, dar bir çevrede dönen tartışma ve bitmeyen hizipleşme, siyasi başa...

TvNet ile röportajımız (TV)

Resim
Ketebe Moderatör: Mehmet Önder Konuk: Tolga Yıldız TvNet

DTF St. Louis’te arzu, veri ve bakım*

Resim
DTF St. Louis seyircisini bir cesedin başına çağırıyor. Floyd ölü bulunmuş. Geriye yorgun bir evlilik, tuhaf bir dostluk, gizli bir ilişki, takma adlar, mesajlar, otel odaları ve evli insanlara kaçamak vaat eden bir uygulama kalmış. Yedi bölüm boyunca aynı soruya kapılıyoruz: Floyd’u kim öldürdü? Finale geldiğimizde yanlış sorunun peşinden gittiğimizi anlıyoruz. Dizinin asıl meselesi katilin kimliğinden çok, insanların birbirine ulaşmak için bunca araca sahipken birbirlerini nasıl bu kadar yanlış okuyabildiği. Steven Conrad’ın yazıp yönettiği dizi, St. Louis banliyösünde yaşayan üç orta yaşlı insanı izliyor: Yerel televizyonun hava durumu sunucusu Clark, kanalın işaret dili tercümanı Floyd ve Floyd’un eşi Carol. Clark ile Floyd’un bir fırtınada başlayan dostluğu, Clark’ın DTF St. Louis uygulamasından söz etmesiyle yön değiştiriyor. Çok geçmeden Clark ile Carol arasında bir ilişki başlıyor. Floyd da aynı uygulamada başka bir arzu hayatının izini sürüyor. Üçü birbirini koruyor, kullanıyo...

Yapay zekâ çağında üniversitede değerlendirme üzerine*

Resim
İstanbul Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde gelişimsel psikoloji alanında çalışan bir akademisyen olarak, son yıllarda özellikle kalabalık lisans derslerinde değerlendirme biçimleri üzerine yeniden düşünmek zorunda kaldım. Gelişim psikolojisi, yaşam boyu gelişim ve araştırma yöntemleri gibi derslerde denediğim bazı uygulamalar bana şunu gösterdi: İnternetin, açık kaynakların ve yapay zekâ araçlarının öğrenme ortamına çoktan karıştığı bir dünyada, öğrenciyi eski ölçütlerle değerlendirmeye devam edemeyiz. Asıl sorum şu: Böyle bir dünyada öğrenciyi nasıl değerlendireceğiz? Bu sorun yalnızca “Öğrenci yapay zekâya ödev yazdırıyor mu?” sorusundan ibaret değil. Daha temel bir ölçme-değerlendirme sorunuyla karşı karşıyayız. Üniversitede yıllardır ölçtüğümüz bazı şeyler hâlâ aynı biçimde ölçülmeye değer mi? Öğrenci bir kavramın tanımını ezberleyebiliyor mu? Bir metni özetleyebiliyor mu? Belli başlı teorileri sıralayabiliyor mu? Bunlar bütünüyle önemsizleşmiş değildir. Fakat artık tek başına akad...

K24 ile röportajımız*

Resim
Tolga Yıldız ile söyleşi: “İnsan aslında dikkatinin tarihidir.” “Dikkat hakkı sınıfsal bir meseledir. Sessiz bir çevresi olan çocukla, kalabalık, dar bir evde büyüyen çocuk aynı dikkat koşullarına sahip değil. Güvenceli işi olan yetişkinle, sürekli geçim hesabı yapan insan aynı zihinsel ferahlıkta yaşamıyor.” * Röportaj için lütfen tıklayınız.

Fragmented desire? Platform intimacy and the politics of care*

Resim
Abstract This article argues that fragmentation is not the inevitable outcome of dating and hook-up apps, nor a simple synonym for the decline of intimacy. It is better understood as a recurrent tendency of platformized intimacy: the reformatting of intimate exchange into searchable, ranked, and monetizable units. Drawing on scholarship on digital intimacies, platform governance, and relational labor, the article shows how swipe-based abundance, algorithmic sorting, and continuous self-presentation can intensify provisionality, decision fatigue, and emotional exhaustion. At the same time, it rejects technological determinism by foregrounding user ambivalence, tactical agency, and the indispensable role that apps can play for LGBTQ+ users seeking safety, friendship, sexual publics, and recognition. The problem, then, is not digital intimacy as such, but the way intimate life is increasingly organized by extractive infrastructures whose benefits and harms are unevenly distributed. The ar...

Ekranın ardındaki insan: Sanal şiddet ve nezaket*

Resim
Bir zamanlar interneti ayrı bir yer sanıyorduk. Gerçek hayat burada, ekranın içindeki hayat oradaydı sanki. Bilgisayarı kapatınca, telefonu sessize alınca, uygulamadan çıkınca o dünyanın da kapısı kapanıyordu. Bugün bunun böyle işlemediğini çok iyi biliyoruz. Gece yarısı gönderilen küçük düşürücü bir mesaj, sabah okul koridorunda bir çocuğun boynuna asılabiliyor. Bir grup sohbetinde yapılan acımasız bir şaka, yıllarca sürecek bir utanca dönüşebiliyor. Rıza alınmadan paylaşılan bir fotoğraf, birkaç dakika içinde şehir şehir dolaşabiliyor. Ekranda başlayan şey, insanın bedenine, uykusuna, ilişkilerine, okuluna, işine ve güven duygusuna saplanıyor. Bu yüzden uzaktan sanal ortamda şiddeti yalnızca kaba söz, sert yorum ya da anlık öfke patlaması gibi görmek bizi yanıltır. Dijital şiddet, kimi zaman hakaret ve tehdittir. Kimi zaman dışlama, alay, söylenti yayma, özel bilgileri ifşa etme, cinsel taciz, ısrarlı takip ya da bir kişiyi kalabalıkların önüne atarak hedef göstermedir. Bazen sosyal ...

Türk tiyatrosu var mı?*

Resim
Türk tiyatrosu var mı? Sahneye çıkmış oyunları, büyük oyuncuları, güçlü yönetmenleri, köklü kurumları ve uzun bir emek tarihini sayıyorsak elbette var. Bu soru o anlamda soruluyorsa cevap kolaydır. Karagöz var, meddah var, orta oyunu var, köy seyirlikleri var. Gedikpaşa Tiyatrosu var, Güllü Agop var, Şinasi’nin Şair Evlenmesi var. Darülbedayi var, Muhsin Ertuğrul var, Haldun Taner var, Vasıf Öngören var, Ferhan Şensoy var. Daha yakın zamana geldiğimizde özel tiyatroların, bağımsız sahnelerin, küçük salonların, genç toplulukların, inatla oyun çıkaran insanların emeği var. Fakat asıl soru başka: Türkiye’de tiyatro, dünya ölçeğinde tanınabilir bir estetik gramer, sürdürülebilir bir maddi zemin ve kendini yeniden üreten özerk bir alan yaratabildi mi? Yani yalnızca oyun sahnelemekten söz etmiyorum. Tiyatronun bir düşünme biçimi, bir kamusal yüzleşme alanı, bir repertuar düzeni, bir eleştiri dili, bir dramaturji ekosistemi ve seyirciyle özgül bir ilişki biçimi olarak varlığından söz ediyorum...

Dijital cumhuriyetin eşiğinde*

Resim
Temsili demokrasinin tarihsel gerekçesi, uzun süre oldukça ikna ediciydi. Halk dediğimiz büyük kalabalıklar aynı anda konuşamaz, aynı bilgiye eşit biçimde ulaşamaz, devletin gündelik işleyişini izleyemez, bütçenin nereye aktığını göremezdi. Bu yüzden halk adına konuşacak, karar verecek, denetleyecek temsilciler gerekiyordu. Temsil, bir bakıma teknik bir zorunluluktu. Coğrafyanın, iletişim araçlarının, okuryazarlığın, bürokrasinin ve bilgiye erişimin sınırları içinde makul görünen bir çözümdü. Fakat bugün artık aynı dünyada yaşamıyoruz. İnternet, yapay zekâ, güvenli dijital kimlik, açık veri altyapıları, blokzincir, katılımcı bütçe platformları, harita tabanlı talep sistemleri ve gerçek zamanlı denetim panelleri, siyasal katılımın maddi zeminini değiştirdi. Bu teknolojilerin hiçbiri kendi başına demokrasi üretmez. Hatta kötü ellerde daha karanlık bir gözetim rejiminin aracı olarak da kullanılabilir. Yine de şu soruyu artık erteleyemeyiz: Vatandaşın iradesini dört ya da beş yılda bir san...

“Kel Diva:” Absürt gündelik dilimize karışırken*

Resim
Oyun Atölyesi’nin Kel Diva yorumunu bu denli etkili kılan şey, metne tozlu bir avangard klasik muamelesi yapmaması. Oyun, absürdü tarihin sayfalarından çekip çıkarıyor ve doğrudan bugünün oturma odasına, tam da karşımıza yerleştiriyor. Daha doğrusu, o absürdün çoktan evimizin içine sızdığını yüzümüze vuruyor. Seyircinin sahnede atılan kahkahalarının ardında sırf komedi yok; konuşmanın çöküşünde kendi gündelik hayatından tanıdığı o tuhaf düzeni görmenin getirdiği bir kabullenme var. Sahnede insanlar durmadan konuşuyor ama birbirlerine bir türlü ulaşamıyorlar. Cevap veriyorlar ama dinlemiyorlar. Cümleler kuruluyor, sosyal ritim tıkır tıkır işliyor, nezaket kuralları harfiyen yerine getiriliyor fakat ortada zerre kadar temas yok. Söz var ama ilişki yok. Bugünün dijital dünyasında bu tablo bize o kadar tanıdık ki… Gün boyunca mesajlar, bildirimler, emojiler, otomatik cevaplar ve hızla tüketilip atılan klişe cümlelerle kuşatılmış durumdayız. Görünüşte herkes birbirine bir tık mesafesinde, h...

Our interview with Skyroad*

Resim
Digital detox is a modern ceremony for clearing one’s conscience We spoke with academic Tolga Yıldız about his new book, Dikkat Ya Da İrade Krizi, focusing on the concept of the “right to attention,” the structural problems raised by the discourse on “willpower,” and the impact of social media on our attention... Tolga Yıldız ile yeni kitabı Dikkat ya da İrade Krizi özelinde “dikkat hakkı” fikrini, “irade” söyleminin ortaya çıkardığı yapısal sorunları ve sosyal medyanın dikkatimiz üzerindeki etkilerini konuştuk... * Please click to read the interview. Ayrıca Cins Dergi 'nde yayınlanmıştır.

24 TV ile röportajımız (TV)

Resim
  24 Portre Moderatör: Zeynep Türkoğlu Konuk: Tolga Yıldız 24 TV