Kayıtlar

Critique etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Yapay zekâ çağında üniversitede değerlendirme üzerine*

Resim
İstanbul Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde gelişimsel psikoloji alanında çalışan bir akademisyen olarak, son yıllarda özellikle kalabalık lisans derslerinde değerlendirme biçimleri üzerine yeniden düşünmek zorunda kaldım. Gelişim psikolojisi, yaşam boyu gelişim ve araştırma yöntemleri gibi derslerde denediğim bazı uygulamalar bana şunu gösterdi: İnternetin, açık kaynakların ve yapay zekâ araçlarının öğrenme ortamına çoktan karıştığı bir dünyada, öğrenciyi eski ölçütlerle değerlendirmeye devam edemeyiz. Asıl sorum şu: Böyle bir dünyada öğrenciyi nasıl değerlendireceğiz? Bu sorun yalnızca “Öğrenci yapay zekâya ödev yazdırıyor mu?” sorusundan ibaret değil. Daha temel bir ölçme-değerlendirme sorunuyla karşı karşıyayız. Üniversitede yıllardır ölçtüğümüz bazı şeyler hâlâ aynı biçimde ölçülmeye değer mi? Öğrenci bir kavramın tanımını ezberleyebiliyor mu? Bir metni özetleyebiliyor mu? Belli başlı teorileri sıralayabiliyor mu? Bunlar bütünüyle önemsizleşmiş değildir. Fakat artık tek başına akad...

K24 ile röportajımız*

Resim
Tolga Yıldız ile söyleşi: “İnsan aslında dikkatinin tarihidir.” “Dikkat hakkı sınıfsal bir meseledir. Sessiz bir çevresi olan çocukla, kalabalık, dar bir evde büyüyen çocuk aynı dikkat koşullarına sahip değil. Güvenceli işi olan yetişkinle, sürekli geçim hesabı yapan insan aynı zihinsel ferahlıkta yaşamıyor.” * Röportaj için lütfen tıklayınız.

Fragmented desire? Platform intimacy and the politics of care*

Resim
Abstract This article argues that fragmentation is not the inevitable outcome of dating and hook-up apps, nor a simple synonym for the decline of intimacy. It is better understood as a recurrent tendency of platformized intimacy: the reformatting of intimate exchange into searchable, ranked, and monetizable units. Drawing on scholarship on digital intimacies, platform governance, and relational labor, the article shows how swipe-based abundance, algorithmic sorting, and continuous self-presentation can intensify provisionality, decision fatigue, and emotional exhaustion. At the same time, it rejects technological determinism by foregrounding user ambivalence, tactical agency, and the indispensable role that apps can play for LGBTQ+ users seeking safety, friendship, sexual publics, and recognition. The problem, then, is not digital intimacy as such, but the way intimate life is increasingly organized by extractive infrastructures whose benefits and harms are unevenly distributed. The ar...

Ekranın ardındaki insan: Sanal şiddet ve nezaket*

Resim
Bir zamanlar interneti ayrı bir yer sanıyorduk. Gerçek hayat burada, ekranın içindeki hayat oradaydı sanki. Bilgisayarı kapatınca, telefonu sessize alınca, uygulamadan çıkınca o dünyanın da kapısı kapanıyordu. Bugün bunun böyle işlemediğini çok iyi biliyoruz. Gece yarısı gönderilen küçük düşürücü bir mesaj, sabah okul koridorunda bir çocuğun boynuna asılabiliyor. Bir grup sohbetinde yapılan acımasız bir şaka, yıllarca sürecek bir utanca dönüşebiliyor. Rıza alınmadan paylaşılan bir fotoğraf, birkaç dakika içinde şehir şehir dolaşabiliyor. Ekranda başlayan şey, insanın bedenine, uykusuna, ilişkilerine, okuluna, işine ve güven duygusuna saplanıyor. Bu yüzden uzaktan sanal ortamda şiddeti yalnızca kaba söz, sert yorum ya da anlık öfke patlaması gibi görmek bizi yanıltır. Dijital şiddet, kimi zaman hakaret ve tehdittir. Kimi zaman dışlama, alay, söylenti yayma, özel bilgileri ifşa etme, cinsel taciz, ısrarlı takip ya da bir kişiyi kalabalıkların önüne atarak hedef göstermedir. Bazen sosyal ...

Türk tiyatrosu var mı?*

Resim
Türk tiyatrosu var mı? Sahneye çıkmış oyunları, büyük oyuncuları, güçlü yönetmenleri, köklü kurumları ve uzun bir emek tarihini sayıyorsak elbette var. Bu soru o anlamda soruluyorsa cevap kolaydır. Karagöz var, meddah var, orta oyunu var, köy seyirlikleri var. Gedikpaşa Tiyatrosu var, Güllü Agop var, Şinasi’nin Şair Evlenmesi var. Darülbedayi var, Muhsin Ertuğrul var, Haldun Taner var, Vasıf Öngören var, Ferhan Şensoy var. Daha yakın zamana geldiğimizde özel tiyatroların, bağımsız sahnelerin, küçük salonların, genç toplulukların, inatla oyun çıkaran insanların emeği var. Fakat asıl soru başka: Türkiye’de tiyatro, dünya ölçeğinde tanınabilir bir estetik gramer, sürdürülebilir bir maddi zemin ve kendini yeniden üreten özerk bir alan yaratabildi mi? Yani yalnızca oyun sahnelemekten söz etmiyorum. Tiyatronun bir düşünme biçimi, bir kamusal yüzleşme alanı, bir repertuar düzeni, bir eleştiri dili, bir dramaturji ekosistemi ve seyirciyle özgül bir ilişki biçimi olarak varlığından söz ediyorum...

Dijital cumhuriyetin eşiğinde*

Resim
Temsili demokrasinin tarihsel gerekçesi, uzun süre oldukça ikna ediciydi. Halk dediğimiz büyük kalabalıklar aynı anda konuşamaz, aynı bilgiye eşit biçimde ulaşamaz, devletin gündelik işleyişini izleyemez, bütçenin nereye aktığını göremezdi. Bu yüzden halk adına konuşacak, karar verecek, denetleyecek temsilciler gerekiyordu. Temsil, bir bakıma teknik bir zorunluluktu. Coğrafyanın, iletişim araçlarının, okuryazarlığın, bürokrasinin ve bilgiye erişimin sınırları içinde makul görünen bir çözümdü. Fakat bugün artık aynı dünyada yaşamıyoruz. İnternet, yapay zekâ, güvenli dijital kimlik, açık veri altyapıları, blokzincir, katılımcı bütçe platformları, harita tabanlı talep sistemleri ve gerçek zamanlı denetim panelleri, siyasal katılımın maddi zeminini değiştirdi. Bu teknolojilerin hiçbiri kendi başına demokrasi üretmez. Hatta kötü ellerde daha karanlık bir gözetim rejiminin aracı olarak da kullanılabilir. Yine de şu soruyu artık erteleyemeyiz: Vatandaşın iradesini dört ya da beş yılda bir san...

Asıl kırılma, sandıktan çekilen seçmen*

Resim
Seçim sonuçlarını genellikle geçerli oy havuzu üzerinden okuyoruz. Televizyonda, haber sitelerinde, sosyal medyada gördüğümüz oranların çoğu, sandığa gidip geçerli oy veren seçmenler içinden hesaplanıyor. Bu yöntem ilk bakışta pratik. Fakat katılımın sert biçimde düştüğü, geçersiz oyun arttığı, seçmenin bir bölümünün sandığa gitmeyerek siyasal tavır aldığı seçimlerde eksik bir fotoğraf veriyor. Ben bu yüzden 2023 milletvekilliği seçimi ile 2024 yerel seçimini yalnız geçerli oylar üzerinden karşılaştırmak yerine toplam seçmen havuzu üzerinden okumaya çalıştım. Yani sadece sandığa gidip geçerli oy veren seçmeni hesaba katmadım. Sandığa gitmeyeni, geçersiz oy kullananı, protesto eden ya da ilgisiz kalan seçmeni de toplam siyasal davranışın parçası saydım. 2024 yerel seçimi için de daha tutarlı bir Türkiye geneli okuma yapabilmek adına büyükşehir belediye başkanlığı oyları ile il genel meclisi oylarını birlikte aldım. Çünkü büyükşehirlerde seçmen büyükşehir belediye başkanlığı için, büyükş...

“Kel Diva:” Absürt gündelik dilimize karışırken*

Resim
Oyun Atölyesi’nin Kel Diva yorumunu bu denli etkili kılan şey, metne tozlu bir avangard klasik muamelesi yapmaması. Oyun, absürdü tarihin sayfalarından çekip çıkarıyor ve doğrudan bugünün oturma odasına, tam da karşımıza yerleştiriyor. Daha doğrusu, o absürdün çoktan evimizin içine sızdığını yüzümüze vuruyor. Seyircinin sahnede atılan kahkahalarının ardında sırf komedi yok; konuşmanın çöküşünde kendi gündelik hayatından tanıdığı o tuhaf düzeni görmenin getirdiği bir kabullenme var. Sahnede insanlar durmadan konuşuyor ama birbirlerine bir türlü ulaşamıyorlar. Cevap veriyorlar ama dinlemiyorlar. Cümleler kuruluyor, sosyal ritim tıkır tıkır işliyor, nezaket kuralları harfiyen yerine getiriliyor fakat ortada zerre kadar temas yok. Söz var ama ilişki yok. Bugünün dijital dünyasında bu tablo bize o kadar tanıdık ki… Gün boyunca mesajlar, bildirimler, emojiler, otomatik cevaplar ve hızla tüketilip atılan klişe cümlelerle kuşatılmış durumdayız. Görünüşte herkes birbirine bir tık mesafesinde, h...

Our interview with Skyroad*

Resim
Digital detox is a modern ceremony for clearing one’s conscience We spoke with academic Tolga Yıldız about his new book, Dikkat Ya Da İrade Krizi, focusing on the concept of the “right to attention,” the structural problems raised by the discourse on “willpower,” and the impact of social media on our attention... Tolga Yıldız ile yeni kitabı Dikkat ya da İrade Krizi özelinde “dikkat hakkı” fikrini, “irade” söyleminin ortaya çıkardığı yapısal sorunları ve sosyal medyanın dikkatimiz üzerindeki etkilerini konuştuk... * Please click to read the interview. Ayrıca Cins Dergi 'nde yayınlanmıştır.

24 TV ile röportajımız (TV)

Resim
  24 Portre Moderatör: Zeynep Türkoğlu Konuk: Tolga Yıldız 24 TV

Ortak dikkatin çöküşü*

Resim
Bir üniversitenin florasan aydınlatmalı kütüphanesinde, gözleri önündeki metinle telefon ekranı arasında yorgunca mekik dokuyan öğrenci de aynı cümleyi kuruyor. Gecenin bir yarısı bebeğini uyuturken boşta kalan eliyle bitmeyen bir akışı kaydıran, kendi yorgunluğundan utanan anne de. Bilgisayarın başında saatlerce oturduğu hâlde tek bir satır üretemeyen akademisyen de. Plaza camından sokağa bakarken zihni onlarca sekme arasında paramparça olmuş beyaz yaka çalışan da. Cümle hep aynı: “Galiba iradem zayıf.” Ton tanıdık. İçindeki o ağır suçluluk duygusu daha da tanıdık. Sanki hepimiz görünmez bir mahkemede yargılanıyoruz, o kürsünün önüne sırayla çıkıp kendi zihinsel dağınıklığımızı itiraf ediyoruz. Suçumuzu çoktan kabullenmiş durumdayız. Odağımızı toplayamıyoruz, dikkatimizi veremiyoruz ve bütün bunların faturasını kendi iradesizliğimize kesiyoruz. Bu hikâyenin bize hizmet etmediğini çok iyi biliyorum. Kendimizi acımasızca yargıladığımız bu anlatı, aslında bizi yöneten düzene kusursuz bir...

Türkiye'nin uzun ekonomik hikâyesi*

Resim
Ben iktisatçı değilim. Ekonomiye meraklı, meseleleri sayılara da bakarak anlamaya çalışan, ekonomi okur yazarı olmaya çalışan biriyim. O yüzden Türkiye ekonomisi üzerine konuşurken büyük iddialardan, hazır ideolojik cümlelerden mümkün olduğunca uzak durmaya çalışıyorum. Veriler ne söylüyor, uzun dönemli eğilim bize ne gösteriyor, önce oraya bakmak daha doğru geliyor bana. 1950’den 2025’e uzanan tabloya böyle bakınca çok açık bir manzara çıkıyor ortaya. Türkiye ekonomisi büyümüş. Hem de azımsanmayacak ölçüde büyümüş. Fakat bu büyüme adil bir paylaşım düzeni yaratmamış. Hatta Türkiye’nin uzun hikâyesi biraz da burada düğümleniyor: büyüme var, ama bölüşüm sorunu da en az büyüme kadar istikrarlı. Önce büyüme tarafına bakalım. Türkiye’nin dünya ekonomisi içindeki payı 1960’larda nominal olarak yaklaşık yüzde 0,55–0,60 bandındayken, 2020’lerde yeniden yüzde 1’in üzerine çıkıyor. 2025 projeksiyonunda bu oran yüzde 1,34 civarına ulaşıyor. Satın alma gücü paritesine göre bakıldığında tablo daha...

Elephant ve teşhis hırsımızın şiddeti*

Resim
Gus Van Sant’ın kamerası, sarışın bir lise öğrencisinin ensesine takılır ve usulca onun peşinden yürümeye başlar. Seyirci olarak biz de o ensenin ardında, kilitli metal dolapların, floresan ışıklarının, muşamba zeminde kayan spor ayakkabı seslerinin içinden geçeriz. Koridorlar uzar, zaman ağırlaşır. Ne bir felaket habercisi vardır ortada ne de gerilimi önceden haber veren bir müzik. Kantin sırasındaki yarım yamalak fısıltılar, sınıf kapılarından sızan uğultular, okulun gündelik telaşı… Hepsi fazla sıradandır. Belki de bu yüzden tekinsizdir. Bir süre sonra izleyici kendi zihninin kıpırdanışını duymaya başlar. Bir ipucu arar. Bir bakış, bir aşağılanma, bir aile sırrı, bir ideolojik işaret, failin çekmecesinde saklanan karanlık bir nesne… Zihin, felaketi bir yere bağlamak ister. Van Sant bu isteği karşılamaz. Seyircinin avucuna rahatlatıcı bir neden-sonuç zinciri bırakmaz. Onu o uzun koridorun içinde, şiddetin mayalandığı o renksiz, alelade ve boğucu havayla baş başa bırakır. Elephant’ın ...

Karanlıkta şekil arayan zihin: Komplo teorilerinin insani ve toplumsal kökleri*

Resim
Gece yarısı telefona gömülmüş birini düşünün. Ekranda hızla akan videolar, kırpılmış konuşmalar, birbirine eklenmiş fotoğraflar, “asıl gerçeği size söylemiyorlar” diye başlayan cümleler. O kişi çoğu zaman bir budala değildir; hatta çoğu zaman fazlasıyla uyanıktır. Bir şeylerin tutmadığını, resmi açıklamaların eksik kaldığını, iktidarın dilinde boşluklar dolaştığını sezmiştir. İçini kemiren duygu budur: Ortada bir sis vardır ve bu sis kendi kendine oluşmamıştır. Komplo teorileri tam da bu sisin içinde doğar. İnsan zihninin örüntü arama iştahı, tarih boyunca birikmiş güvensizlik deneyimi, siyasal kapalı devreler ve eşitsiz bilgi akışı burada birbirine değip kısa devre yapmaya başlar. Komplo teorilerini anlamak için önce onları alaya almanın verdiği kolay hazdan vazgeçmek gerekir. Çünkü bu teoriler, bir yanılgı biçimi olsalar bile, çoğu zaman gerçek bir yaradan sızarlar. İnsanlar durup dururken gizli planlara inanmaz. Dünyayı bütünüyle rastlantıya teslim etmek de kolay bir iş değildir. He...

Çocuğun evden, devletten ve piyasadan geçen uzun yolculuğu*

Resim
Bugün çocukluğu çoğu zaman doğal, kendiliğinden ve tarihin dışında akan bir hayat evresi gibi konuşsak da çocukluk, sadece büyümenin biyolojik takvimiyle açıklanamaz. Toplumların yüzyıllar boyunca çocukla kurduğu bir ilişki biçimidir; çocuğun nerede duracağı, kim tarafından korunacağı, kim tarafından eğitileceği, neye hazırlanacağı ve kim adına disipline edileceği her dönemde yeniden tarif edildi. Bu yüzden çocukluk, yaş meselesi olduğu kadar iktidar, emek, aile, okul ve devlet meselesidir. Modern öncesi dünyada çocuk, bugünkü kadar ayrı ve özel bir kategori halinde düşünülmüyordu. Evin, atölyenin, tarlanın, mahallenin içinde daha erken görünür oluyordu. Osmanlı’da da tablo büyük ölçüde böyleydi. Çocuk önce hanenin, akrabalığın, mahallenin ve cemaatin içinde anlam kazanıyordu. Sıbyan mektebi vardı, mahalle hocası vardı, gündelik denetim ve terbiye çoğunlukla yerel ilişkiler içinde yürüyordu. Tanzimat’la birlikte bu manzara değişmeye başladı. İmparatorluğun dağılma korkusu, merkezîleşme...

Şiddeti yasaklarla yönetemeyiz, duygularımızı bastırarak tanıyamayız*

Resim
Bir okul çıkışını düşünün. İki çocuk kavga etmiş. Yetişkinler çevrelerini sarıyor. Yüzlerde öfke, seslerde infial, cümlelerde had bildirme iştahı. Şiddete karşı duyarlılık gösteriliyor ama duyarlılığın dili de çoğu zaman sertleşiyor; bazen aşağılıyor, bazen tehdit ediyor, bazen de kendi haklılığının harareti içinde yıkıcı bir tını kazanıyor. Burada durup düşünmek gerekiyor. Çocuklara ve gençlere şiddeti konuşurken, şiddeti yalnızca yasaklanan bir davranış, dışarıdan bulaşan bir bozulma, iyi terbiyeyle sıfırlanabilecek bir sapma gibi anlatınca meseleyi kavramıyoruz. Daha kötüsü, onu tanıma kapasitemizi köreltiyoruz. İnsan toplulukları binlerce yıldır çocuklarına steril hikâyeler anlatmadı. Masalların, destanların, efsanelerin içinde ölüm var, savaş var, kıskançlık var, intikam var. Homeros’tan Dede Korkut’a, Binbir Gece’den Shakespeare’e, tüm kadim halk hikâyelerinden Hollywood’a kadar geniş bir anlatı evreni, çatışmanın, güç mücadelesinin, yaralanmanın, kaybın sahneleriyle örülü. Çocuk...

Dikkat ya da irade krizi - Odaklanmanın ötesinde: Ortak dikkatin çöküşü ve yeniden inşası* (Kitap)

Resim
Eliniz sürekli telefona gidiyor, bir sayfayı bitirmekte zorlanıyor, sevdiklerinizin gözlerinin içine bakarken bile zihninizin başka diyarlara sürüklendiğini mi hissediyorsunuz? Bu deneyim sandığınız kadar kişisel değil. Yalnız değilsiniz. Mesele de çoğu zaman “iradesiz” olmanız değil. Bugün dikkat dağınıklığı çoğu kez bireysel bir eksiklik gibi anlatılıyor. Oysa sorun, kişinin zayıflığıyla açıklanamayacak kadar derin ve yaygın. İnsan zihni, onu taşıyan ilişkiler ve ortak anlam alanları zayıfladıkça savrulur. Ekranlar bu savrulmayı hızlandırır ama kırılma çok daha derinlerde başlar. Dikkat, insanın tek başına güçlendirebileceği bir beceriden ziyade insanlarla, mekânlarla ve dünyayla kurulan canlı bir ilişkidir. Bir bebeğin annesinin parmağının ucunu izleyip bir nesneye yönelmesi, insan olmanın ilk eşiklerinden biridir. O anda iki zihin aynı dünyada buluşur. Dikkat tam da burada doğar. Dikkat ya da İrade Krizi, işte bebeğin annesinin işaretini takip ettiği o ilk andan yola çıkarak dikkat...

Kahraman tiyatro, süper gösteri sanatları merkezine karşı*

Resim
Türkiye’de tiyatro konuşulurken bakış çoğu zaman sahnenin üzerinde takılı kalıyor. Oyuncu iyi miydi, reji tuttu mu, dekor iş gördü mü, metin bugüne değdi mi… Eleştirinin dili buralarda dönüp duruyor. Oysa asıl mesele çoğu zaman sahnede değil, sahnenin çevresinde kuruluyor. Bir oyunun niçin seçildiği, nasıl bir yapım mantığıyla dolaşıma sokulduğu, kimlere seslendiği, kimleri baştan dışarıda bıraktığı, nasıl bir seyirci varsaydığı daha az konuşuluyor. Halbuki tiyatro dediğimiz şey yalnızca estetik bir hadise değil. Aynı anda kamusallık, sınıf, kültürel sermaye ve erişim meselesi. Bu yüzden son dönemde tartışma yaratan büyük yapımlara bakarken fazla gizem aramaya gerek yok. Satıcının Ölümü gibi bir metnin büyük sponsorlar ve gösteri merkezleri tarafından sahiplenilmesinin cevabı aşağı yukarı bellidir. Metin klasiktir, bu ona güvenlik sağlar. Tanınmıştır, bu kuruma ağırlık katar. Kapitalizmi hedef alır, bu da ona kültürel ciddiyet verir. Oyuncuya prestij, yönetmene itibar, seyirciye de öne...

Yapay zekâ çağında yazı*

Resim
Bir metnin daha birkaç cümlesini okuduğumuzda içimizde hafifçe kıpırdayan o duyguyu fark ediyor musunuz? Daha yazarın adını görmeden, daha metin nereye varacak anlamadan bir tanıdıklık çöküyor zihne. Cümleler temiz. Fazla pürüzsüz. Yerli yerinde. Her şey sanki olması gerektiği kadar açık, olması gerektiği kadar dengeli, olması gerekeceği kadar kontrollü. İşte o anda insan, metni okumaktan çok metnin nereden geldiğini düşünmeye başlıyor. Son yıllarda çoğumuzun yaşadığı şey tam da bu: Yapay zekâ dil modellerinin ürettiği metinlerle o kadar sık karşılaşıyoruz ki, artık onlara karşı bir kulak, bir göz, hatta bir tür sezgi geliştirmiş durumdayız. Bu tanıdıklık duygusu yeni çağın gündelik ama önemli deneyimlerinden biri. Bir zamanlar televizyon spikerlerinin sesi birbirine benzerdi, sonra kurumsal e-postaların tonu birbirine benzemeye başladı, şimdi de orada burada denk geldiğimiz metinlerin yürüyüşünde ortak bir ritim duyuyoruz. Kimi zaman bir LinkedIn paylaşımında, kimi zaman bir öğrenci ö...

Sinners: Irkçı kapitalizm ve güler yüzlü asimilasyon*

Resim
Ryan Coogler imzalı Sinners, Jim Crow dönemi Mississippi’sinde geçen bir vampir hikâyesinin çok ötesine geçerek; ırkçı kapitalizmin, kültürel el koymanın ve “güler yüzlü” asimilasyonun kusursuz bir anatomisini çıkarıyor. Film, vampiri kaba bir canavar klişesinin sınırlarından çekip alıyor; ötekinin emeğini, sesini ve belleğini “eşitlik” vaadiyle gasp eden tarihsel bir iştah olarak yeniden kuruyor. Kolonyalizmin topraktan bedene, kandan notalara uzanan sessiz işgaline dair çarpıcı bir okuma. Sinners yüzeyde Jim Crow dönemi Mississippi’sinde geçen bir vampir hikâyesi gibi akıyor: İkiz kardeşler Smoke ve Stack memlekete dönüp bir juke joint açıyor; müzik, gece, kalabalık ve siyahlar için vaat edilen o kısıtlı “nefes alma alanı” kısa sürede doğaüstü bir kuşatmayla daralıyor. Ancak film bu basit gerilim iskeletini iki ayrı tarihsel makinenin dişlisine ustalıkla yerleştiriyor: Bir yanda ırkçı şiddetin “olağan” rejimi (linç tehdidi, Klan’ın gölgesi, hukuk dışı düzen), öte yanda vampirliğin da...