Kayıtlar

Alienation etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Tanrı’nın kütüphanesi: Matbaa klişelerinden yapay zekânın örüntülerine*

Resim
Bir an için Tanrı’yı bulutların üzerinde duran yaşlı bir adam, yargılayıcı bir ses ya da görünmez, mutlak bir göz olarak tahayyül etmekten vazgeçelim. Onu, tıpkı Borges’in Babil Kitaplığı’nda olduğu gibi, sonsuz ve imkânsız bir kütüphane olarak hayal edelim. Bu kütüphanenin raflarında, insanlık tarihi boyunca şimdiye kadar kurulmuş bütün cümleler var. Sadece onlar da değil, gelecekte kurulabilecek bütün cümleler de o raflardaki yerini çoktan almış. Büyük romanların o çekici açılış cümleleri, heveskâr ama kötü yazılmış şiirler, pazar alışveriş listeleri, çocukların sokakta uydurduğu tekerlemeler, soğuk mahkeme kararları, asırlık dua metinleri, gece yarısı yazılan uzun ayrılık mektupları, ihtiraslı aşk itirafları, dünyayı değiştiren bilimsel teoremler, kitleleri peşinden sürükleyen siyasi sloganlar, ilkokul kompozisyonları ve sarhoşken atılıp sabahında bin pişman olunan o malum mesajlar... “Kar beyazdır” cümlesi tam orada duruyor. “Ay peynirden yapılmıştır” cümlesi de hemen yanında. Bir ...

“Kel Diva:” Absürt gündelik dilimize karışırken*

Resim
Oyun Atölyesi’nin Kel Diva yorumunu bu denli etkili kılan şey, metne tozlu bir avangard klasik muamelesi yapmaması. Oyun, absürdü tarihin sayfalarından çekip çıkarıyor ve doğrudan bugünün oturma odasına, tam da karşımıza yerleştiriyor. Daha doğrusu, o absürdün çoktan evimizin içine sızdığını yüzümüze vuruyor. Seyircinin sahnede atılan kahkahalarının ardında sırf komedi yok; konuşmanın çöküşünde kendi gündelik hayatından tanıdığı o tuhaf düzeni görmenin getirdiği bir kabullenme var. Sahnede insanlar durmadan konuşuyor ama birbirlerine bir türlü ulaşamıyorlar. Cevap veriyorlar ama dinlemiyorlar. Cümleler kuruluyor, sosyal ritim tıkır tıkır işliyor, nezaket kuralları harfiyen yerine getiriliyor fakat ortada zerre kadar temas yok. Söz var ama ilişki yok. Bugünün dijital dünyasında bu tablo bize o kadar tanıdık ki… Gün boyunca mesajlar, bildirimler, emojiler, otomatik cevaplar ve hızla tüketilip atılan klişe cümlelerle kuşatılmış durumdayız. Görünüşte herkes birbirine bir tık mesafesinde, h...

Our interview with Skyroad*

Resim
Digital detox is a modern ceremony for clearing one’s conscience We spoke with academic Tolga Yıldız about his new book, Dikkat Ya Da İrade Krizi, focusing on the concept of the “right to attention,” the structural problems raised by the discourse on “willpower,” and the impact of social media on our attention... Tolga Yıldız ile yeni kitabı Dikkat ya da İrade Krizi özelinde “dikkat hakkı” fikrini, “irade” söyleminin ortaya çıkardığı yapısal sorunları ve sosyal medyanın dikkatimiz üzerindeki etkilerini konuştuk... * Please click to read the interview.

24 TV ile röportajımız (TV)

Resim
  24 Portre Moderatör: Zeynep Türkoğlu Konuk: Tolga Yıldız 24 TV

Ortak dikkatin çöküşü*

Resim
Bir üniversitenin florasan aydınlatmalı kütüphanesinde, gözleri önündeki metinle telefon ekranı arasında yorgunca mekik dokuyan öğrenci de aynı cümleyi kuruyor. Gecenin bir yarısı bebeğini uyuturken boşta kalan eliyle bitmeyen bir akışı kaydıran, kendi yorgunluğundan utanan anne de. Bilgisayarın başında saatlerce oturduğu hâlde tek bir satır üretemeyen akademisyen de. Plaza camından sokağa bakarken zihni onlarca sekme arasında paramparça olmuş beyaz yaka çalışan da. Cümle hep aynı: “Galiba iradem zayıf.” Ton tanıdık. İçindeki o ağır suçluluk duygusu daha da tanıdık. Sanki hepimiz görünmez bir mahkemede yargılanıyoruz, o kürsünün önüne sırayla çıkıp kendi zihinsel dağınıklığımızı itiraf ediyoruz. Suçumuzu çoktan kabullenmiş durumdayız. Odağımızı toplayamıyoruz, dikkatimizi veremiyoruz ve bütün bunların faturasını kendi iradesizliğimize kesiyoruz. Bu hikâyenin bize hizmet etmediğini çok iyi biliyorum. Kendimizi acımasızca yargıladığımız bu anlatı, aslında bizi yöneten düzene kusursuz bir...

Elephant ve teşhis hırsımızın şiddeti*

Resim
Gus Van Sant’ın kamerası, sarışın bir lise öğrencisinin ensesine takılır ve usulca onun peşinden yürümeye başlar. Seyirci olarak biz de o ensenin ardında, kilitli metal dolapların, floresan ışıklarının, muşamba zeminde kayan spor ayakkabı seslerinin içinden geçeriz. Koridorlar uzar, zaman ağırlaşır. Ne bir felaket habercisi vardır ortada ne de gerilimi önceden haber veren bir müzik. Kantin sırasındaki yarım yamalak fısıltılar, sınıf kapılarından sızan uğultular, okulun gündelik telaşı… Hepsi fazla sıradandır. Belki de bu yüzden tekinsizdir. Bir süre sonra izleyici kendi zihninin kıpırdanışını duymaya başlar. Bir ipucu arar. Bir bakış, bir aşağılanma, bir aile sırrı, bir ideolojik işaret, failin çekmecesinde saklanan karanlık bir nesne… Zihin, felaketi bir yere bağlamak ister. Van Sant bu isteği karşılamaz. Seyircinin avucuna rahatlatıcı bir neden-sonuç zinciri bırakmaz. Onu o uzun koridorun içinde, şiddetin mayalandığı o renksiz, alelade ve boğucu havayla baş başa bırakır. Elephant’ın ...

Karanlıkta şekil arayan zihin: Komplo teorilerinin insani ve toplumsal kökleri*

Resim
Gece yarısı telefona gömülmüş birini düşünün. Ekranda hızla akan videolar, kırpılmış konuşmalar, birbirine eklenmiş fotoğraflar, “asıl gerçeği size söylemiyorlar” diye başlayan cümleler. O kişi çoğu zaman bir budala değildir; hatta çoğu zaman fazlasıyla uyanıktır. Bir şeylerin tutmadığını, resmi açıklamaların eksik kaldığını, iktidarın dilinde boşluklar dolaştığını sezmiştir. İçini kemiren duygu budur: Ortada bir sis vardır ve bu sis kendi kendine oluşmamıştır. Komplo teorileri tam da bu sisin içinde doğar. İnsan zihninin örüntü arama iştahı, tarih boyunca birikmiş güvensizlik deneyimi, siyasal kapalı devreler ve eşitsiz bilgi akışı burada birbirine değip kısa devre yapmaya başlar. Komplo teorilerini anlamak için önce onları alaya almanın verdiği kolay hazdan vazgeçmek gerekir. Çünkü bu teoriler, bir yanılgı biçimi olsalar bile, çoğu zaman gerçek bir yaradan sızarlar. İnsanlar durup dururken gizli planlara inanmaz. Dünyayı bütünüyle rastlantıya teslim etmek de kolay bir iş değildir. He...

Çocuğun evden, devletten ve piyasadan geçen uzun yolculuğu*

Resim
Bugün çocukluğu çoğu zaman doğal, kendiliğinden ve tarihin dışında akan bir hayat evresi gibi konuşsak da çocukluk, sadece büyümenin biyolojik takvimiyle açıklanamaz. Toplumların yüzyıllar boyunca çocukla kurduğu bir ilişki biçimidir; çocuğun nerede duracağı, kim tarafından korunacağı, kim tarafından eğitileceği, neye hazırlanacağı ve kim adına disipline edileceği her dönemde yeniden tarif edildi. Bu yüzden çocukluk, yaş meselesi olduğu kadar iktidar, emek, aile, okul ve devlet meselesidir. Modern öncesi dünyada çocuk, bugünkü kadar ayrı ve özel bir kategori halinde düşünülmüyordu. Evin, atölyenin, tarlanın, mahallenin içinde daha erken görünür oluyordu. Osmanlı’da da tablo büyük ölçüde böyleydi. Çocuk önce hanenin, akrabalığın, mahallenin ve cemaatin içinde anlam kazanıyordu. Sıbyan mektebi vardı, mahalle hocası vardı, gündelik denetim ve terbiye çoğunlukla yerel ilişkiler içinde yürüyordu. Tanzimat’la birlikte bu manzara değişmeye başladı. İmparatorluğun dağılma korkusu, merkezîleşme...

Şiddeti yasaklarla yönetemeyiz, duygularımızı bastırarak tanıyamayız*

Resim
Bir okul çıkışını düşünün. İki çocuk kavga etmiş. Yetişkinler çevrelerini sarıyor. Yüzlerde öfke, seslerde infial, cümlelerde had bildirme iştahı. Şiddete karşı duyarlılık gösteriliyor ama duyarlılığın dili de çoğu zaman sertleşiyor; bazen aşağılıyor, bazen tehdit ediyor, bazen de kendi haklılığının harareti içinde yıkıcı bir tını kazanıyor. Burada durup düşünmek gerekiyor. Çocuklara ve gençlere şiddeti konuşurken, şiddeti yalnızca yasaklanan bir davranış, dışarıdan bulaşan bir bozulma, iyi terbiyeyle sıfırlanabilecek bir sapma gibi anlatınca meseleyi kavramıyoruz. Daha kötüsü, onu tanıma kapasitemizi köreltiyoruz. İnsan toplulukları binlerce yıldır çocuklarına steril hikâyeler anlatmadı. Masalların, destanların, efsanelerin içinde ölüm var, savaş var, kıskançlık var, intikam var. Homeros’tan Dede Korkut’a, Binbir Gece’den Shakespeare’e, tüm kadim halk hikâyelerinden Hollywood’a kadar geniş bir anlatı evreni, çatışmanın, güç mücadelesinin, yaralanmanın, kaybın sahneleriyle örülü. Çocuk...

Dikkat ya da irade krizi - Odaklanmanın ötesinde: Ortak dikkatin çöküşü ve yeniden inşası* (Kitap)

Resim
Eliniz sürekli telefona gidiyor, bir sayfayı bitirmekte zorlanıyor, sevdiklerinizin gözlerinin içine bakarken bile zihninizin başka diyarlara sürüklendiğini mi hissediyorsunuz? Bu deneyim sandığınız kadar kişisel değil. Yalnız değilsiniz. Mesele de çoğu zaman “iradesiz” olmanız değil. Bugün dikkat dağınıklığı çoğu kez bireysel bir eksiklik gibi anlatılıyor. Oysa sorun, kişinin zayıflığıyla açıklanamayacak kadar derin ve yaygın. İnsan zihni, onu taşıyan ilişkiler ve ortak anlam alanları zayıfladıkça savrulur. Ekranlar bu savrulmayı hızlandırır ama kırılma çok daha derinlerde başlar. Dikkat, insanın tek başına güçlendirebileceği bir beceriden ziyade insanlarla, mekânlarla ve dünyayla kurulan canlı bir ilişkidir. Bir bebeğin annesinin parmağının ucunu izleyip bir nesneye yönelmesi, insan olmanın ilk eşiklerinden biridir. O anda iki zihin aynı dünyada buluşur. Dikkat tam da burada doğar. Dikkat ya da İrade Krizi, işte bebeğin annesinin işaretini takip ettiği o ilk andan yola çıkarak dikkat...

Kahraman tiyatro, süper gösteri sanatları merkezine karşı*

Resim
Türkiye’de tiyatro konuşulurken bakış çoğu zaman sahnenin üzerinde takılı kalıyor. Oyuncu iyi miydi, reji tuttu mu, dekor iş gördü mü, metin bugüne değdi mi… Eleştirinin dili buralarda dönüp duruyor. Oysa asıl mesele çoğu zaman sahnede değil, sahnenin çevresinde kuruluyor. Bir oyunun niçin seçildiği, nasıl bir yapım mantığıyla dolaşıma sokulduğu, kimlere seslendiği, kimleri baştan dışarıda bıraktığı, nasıl bir seyirci varsaydığı daha az konuşuluyor. Halbuki tiyatro dediğimiz şey yalnızca estetik bir hadise değil. Aynı anda kamusallık, sınıf, kültürel sermaye ve erişim meselesi. Bu yüzden son dönemde tartışma yaratan büyük yapımlara bakarken fazla gizem aramaya gerek yok. Satıcının Ölümü gibi bir metnin büyük sponsorlar ve gösteri merkezleri tarafından sahiplenilmesinin cevabı aşağı yukarı bellidir. Metin klasiktir, bu ona güvenlik sağlar. Tanınmıştır, bu kuruma ağırlık katar. Kapitalizmi hedef alır, bu da ona kültürel ciddiyet verir. Oyuncuya prestij, yönetmene itibar, seyirciye de öne...

Yapay zekâ çağında yazı*

Resim
Bir metnin daha birkaç cümlesini okuduğumuzda içimizde hafifçe kıpırdayan o duyguyu fark ediyor musunuz? Daha yazarın adını görmeden, daha metin nereye varacak anlamadan bir tanıdıklık çöküyor zihne. Cümleler temiz. Fazla pürüzsüz. Yerli yerinde. Her şey sanki olması gerektiği kadar açık, olması gerektiği kadar dengeli, olması gerekeceği kadar kontrollü. İşte o anda insan, metni okumaktan çok metnin nereden geldiğini düşünmeye başlıyor. Son yıllarda çoğumuzun yaşadığı şey tam da bu: Yapay zekâ dil modellerinin ürettiği metinlerle o kadar sık karşılaşıyoruz ki, artık onlara karşı bir kulak, bir göz, hatta bir tür sezgi geliştirmiş durumdayız. Bu tanıdıklık duygusu yeni çağın gündelik ama önemli deneyimlerinden biri. Bir zamanlar televizyon spikerlerinin sesi birbirine benzerdi, sonra kurumsal e-postaların tonu birbirine benzemeye başladı, şimdi de orada burada denk geldiğimiz metinlerin yürüyüşünde ortak bir ritim duyuyoruz. Kimi zaman bir LinkedIn paylaşımında, kimi zaman bir öğrenci ö...

Sinners: Irkçı kapitalizm ve güler yüzlü asimilasyon*

Resim
Ryan Coogler imzalı Sinners, Jim Crow dönemi Mississippi’sinde geçen bir vampir hikâyesinin çok ötesine geçerek; ırkçı kapitalizmin, kültürel el koymanın ve “güler yüzlü” asimilasyonun kusursuz bir anatomisini çıkarıyor. Film, vampiri kaba bir canavar klişesinin sınırlarından çekip alıyor; ötekinin emeğini, sesini ve belleğini “eşitlik” vaadiyle gasp eden tarihsel bir iştah olarak yeniden kuruyor. Kolonyalizmin topraktan bedene, kandan notalara uzanan sessiz işgaline dair çarpıcı bir okuma. Sinners yüzeyde Jim Crow dönemi Mississippi’sinde geçen bir vampir hikâyesi gibi akıyor: İkiz kardeşler Smoke ve Stack memlekete dönüp bir juke joint açıyor; müzik, gece, kalabalık ve siyahlar için vaat edilen o kısıtlı “nefes alma alanı” kısa sürede doğaüstü bir kuşatmayla daralıyor. Ancak film bu basit gerilim iskeletini iki ayrı tarihsel makinenin dişlisine ustalıkla yerleştiriyor: Bir yanda ırkçı şiddetin “olağan” rejimi (linç tehdidi, Klan’ın gölgesi, hukuk dışı düzen), öte yanda vampirliğin da...

Metot’un kökenleri: Marksist psikolog Lev Vygotsky’de psikoloji ile tiyatro - II*

Resim
Vygotsky’nin psikolojideki metodolojik devrimi, insan gelişimini statik bir merdiven (sıralı aşamalar) olmaktan çıkarıp sahnede kurulan dinamik bir drama olarak düşünmesinde yatar. Meşhur “Genel Gelişim Yasası”na göre her yüksek zihinsel işlev iki kez ortaya çıkar: önce insanlar arasındaki toplumsal düzlemde (inter-psikolojik), sonra bireyin içsel düzleminde (intra-psikolojik). Bu cümle yıllardır tekrar edilir; fakat çoğu zaman onun asıl ima ettiği şey, yani gelişimin bir “sahnelenme” mantığı taşıdığı gözden kaçar. Vygotsky’nin metinlerinde geçen “sahne” (stsen) ve “düzlem” (plany) sözcükleri bu yüzden yalnızca metafor olarak okunmamalıdır; gelişimi gerçekten “oynanır” bir süreç gibi kavramaya yarayan bir analoji olarak çalışırlar. İnsan, önce başkalarıyla birlikte oynar; sonra o oyunu içerde yeniden kurar. İçerde kurulan şey, dışarının bir kopyası gibi pasifçe taşınmaz; dışarıdaki ilişkilerin içerde aldığı yeni örgütlenme biçimi olarak belirir. Daha da önemlisi, Vygotsky gelişimin mot...

Metot’un kökenleri: Marksist psikolog Lev Vygotsky’de psikoloji ile tiyatro - I*

Resim
Lev Semyonovich Vygotsky’nin adı bugün çoğunlukla eğitim psikolojisi, okul bağlamı ve öğrenme tartışmalarının dar koridorlarında dolaşıyor. Ders kitaplarında, seminerlerde ya da “yakın gelişim alanı”nı hızlıca açıklayıp geçen sunumlarda, Vygotsky sanki baştan beri yalnızca sınıf içi etkileşimi izleyen, çocuğun bilişsel gelişimini ölçen bir araştırmacıymış gibi anılıyor. Oysa Vygotsky’nin zihnini biçimlendiren asli iklim, laboratuvarların steril disiplini olmaktan çok uzaktı: Rus Gümüş Çağı’nın estetik gerilimi, edebiyatta biçim arayışlarının yarattığı sarsıntı, sahnenin canlı diyalektiği, eleştirinin keskin dili ve devrimin yarıp geçtiği toplumsal hayatın ritmi… Vygotsky’yi yalnızca “okul psikolojisi”ne sıkıştırmak, onun düşüncesinin en üretken damarlarından birini, yani sanatla kurduğu kurucu ilişkiyi görünmez kılar. 1917 Devrimi’nin yarattığı büyük toplumsal kırılma içinde Vygotsky, bir psikolog adayı olarak belirirken, aynı anda zihnin kuruluşunu dramatik bir eylem gibi kavrayan bir...

Sahne sanatları eğitiminde sınırlar, yanılsamalar ve kurumsal dönüşüm ihtiyacı*

Resim
On yıl önce “Whiplash’in İki Yüzü” başlıklı yazımda,[1] sinema perdesinde büyüleyici görünen ama yakından bakınca ürpertici bir öğretmen–öğrenci ilişkisinin anatomisini konuşmuştum. Filmde caz eğitmeni Terence Fletcher, “deha çıkarmak” vaadiyle öğrencisi Andrew’u adım adım kırar, aşağılar ve yok eder; bu yıkımı da “sanatın, mükemmelliğin gereği” diye paketler. Seyirci olarak o hikâye jenerik aktığında biter ve biz salondan çıkarız; ancak gerçek hayatta benzer dinamiklerin eğitim kurumlarının içinde, stüdyoların kapıları ardında, “metot” ya da “disiplin” adı altında nasıl normalleştiğini uzun zamandır endişeyle izliyoruz. Mesele tek tek “kötü hoca” hikâyeleri değil; sahne sanatları eğitimini taşıması gereken pedagojik sınırların, romantize edilmiş mitler ve denetimsizlik yüzünden sistematik biçimde muğlaklaşmasıdır. Devamı: [tam metin →] * Yıldız, T. (2026). Sahne sanatları eğitiminde sınırlar, yanılsamalar ve kurumsal dönüşüm ihtiyacı.  Tiyatro Tiyatro Dergisi .  https://tiyat...

Optimizasyon çağında "oyun"un ölümü ve yeniden icadı*

Resim
Toplumumuzun istikbalde maruz kalacağı kırılmayı, o derin ve sarsıcı yarılmayı sezmek için bakışlarınızı meclis tutanaklarının soğuk satırlarından ya da borsa endekslerinin inip çıkan grafiklerinden çevirmeniz gerekir. Asıl hakikat, henüz yürümeyi dahi beceremeyen, kelimelerin dünyasına adım atmamış "yavruların" parmak uçlarında, o dokunmatik ekranlara değen minik temaslarında gizli. Bugün önümüze dökülen veriler, sadece istatistiki birer sayı yığını değil, insanlık durumu üzerine fısıldanan sarsıcı bir kehanettir: Henüz bir yaşını doldurmamış bebeklerin neredeyse yarısı, gündelik hayatın rutin bir parçası olarak mobil cihazlarla hemhal olmuş durumda. Henüz "anne" diyemeyen, benliğini aynadaki aksinden ayırt edemeyen, ayağı toprağın serinliğine değmemiş bir nesil; veri akışının, davranışsal iktisadın ve dijital ürün piyasasının doğrudan bir "bileşeni" olarak hayata gözlerini açıyor. Bu manzara, insan tekinin dünyayla kurduğu ilişkinin kökten bir değişime, ...

Bir sezon diziyi bir gecede bitirip üç saatlik oyunda sıkılmaktan korkmak: Dikkat ekonomisi ve tiyatronun imtihanı*

Resim
Tiyatro fuayesinden çıkıp eve, Netflix ekranının karşısına geçtiğimizde tuhaf bir zaman kayması yaşıyoruz. Aynı insan, evinde bir dizinin sekiz bölümlük bir sezonunu tek gecede, nefes almadan “yutup” bitirebiliyor. Ama gelin görün ki ertesi gün tiyatroya gidip iki perdelik, topu topu üç saatlik bir oyuna girdiğinde, daha yirminci dakikada koltuğunda kıpırdanmaya, saate bakmaya başlıyor. “Gençlerin dikkati dağıldı, artık kimse odaklanamıyor” deyip geçiştirilecek kadar basit bir mesele değil bu. Zamanla, dikkatle ve sanatla kurduğumuz ilişki kökten değişti. İşin görünen yüzü belli: Netflix bize kontrolün bizde olduğu illüzyonunu satıyor. “Bir bölüm daha, hadi bir tane daha…” derken gece akıp gidiyor. Kumanda elimizde, patron biziz. Oysa tiyatro ve sinema, zamanı bizden talep eder; "sekizde başlayacağım, on birde biteceğim ve bu sürenin ritmi bana ait" der. Dijital platform seyircisi “play” ve “pause” tuşlarıyla zamanın efendisi olmaya alıştı bir kere. Tiyatro salonunda ise o ko...

Küresel akışkanlık, kökensiz öznellik: Dijital göçebeliğin diyalektiği*

Resim
Modern kapitalizmin bireye sunduğu en baştan çıkarıcı vaatlerden biri, mekânın ve zamanın prangalarından kurtulmuş, "özgür" bir yaşamdır. Bu vaadin son ve en parlak tecellisi, dijital göçebelik (digital nomadism) olgusunda kendini göstermektedir. Egzotik bir kumsalda dizüstü bilgisayarından "iş" yapan, maaşını Euro veya Dolar olarak kazanırken Güneydoğu Asya’da ya da Latin Amerika’da "kral" gibi yaşayan, 9-5 mesai döngüsünü kırmış, "dünya vatandaşı" profili, özellikle pandemi sonrası dönemde, beyaz yakalı profesyoneller için bir "kaçış anlatısı" olarak pazarlandı. Ne var ki bu parlak imaj, dijital kapitalizmin yeni sömürü biçimlerini, derinleşen küresel eşitsizlikleri ve modern öznelliğin yaşadığı derin ontolojik krizleri gizleyen ideolojik bir örtüden ibarettir. Bu yeni yaşam tarzı, bireysel bir tercih ya da bir "anti-kurumsal" başkaldırıdan ziyade, sermayenin esneklik ve hareketlilik ihtiyacının vardığı son aşamayı temsil ed...

Politik eylemin gelişimsel kökleri üzerine bir okuma

Resim
Ali Duran Topuz’un “Eylem" ( https://utay-alidurantopuz.blogspot.com/2025/12/eylem.html ) başlıklı yazısı, siyasal eylemi yetişkin dünyasına ait bitmiş bir karar anı olarak ele almanın ötesine geçerek, onu insan türünün filogenetik (türsel) ve ontogenetik (gelişimsel) köklerine indiriyor. Metin, politik olanı anlamak için "yetişkin rasyonelliği"nin altına inip, insanı eyleyen bir varlık haline getiren o ilkel, kurucu zemini; yani "müşterekliği" sorguluyor. Bu yaklaşım, siyaseti meclislerden veya parti programlarından çıkarıp, insan yavrusunun "ben" ve "öteki" arasında kurduğu o ilk, kırılgan ilişki ağına yerleştiriyor. Müşterek Dikkatten Politik Failliğe: İki Seviyeli Yapı Metnin teorik omurgasını oluşturan Tomasello referanslı "müşterek fail" kavramı, gelişimsel psikolojinin en kritik eşiklerinden birine, "dokuz ay devrimi"ne işaret eder. İnsani eylem, şempanzelerin rekabetçi ve anlık koalisyonlarından farklı olarak, ...