Kayıtlar

Neoliberalism etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

“Lacrima:” Başkalarının zamanıyla kuşanmak*

Resim
Oyunun sonlarına doğru Marion, inci işlemelerinin ağırlığıyla biçimi bozulan kumaşa dikkatle buhar uyguluyor. Maud Le Grevellec’in ellerini izlerken ben de geriliyorum. Küçük bir dikkatsizlik, günlerdir üzerinde çalışılan kumaşı mahvedebilir. Marion’un ölçülü hareketlerinde ustalığın güveniyle hata yapma korkusu buluşuyor. Yaklaşık üç saatlik gösterimden aklımda kalan en güçlü anlardan biri bu. Lüks bir giysinin ardındaki zahmet hakkında bilgi edinmekle kalmıyor, kumaşın başındaki gerilimi bir süreliğine paylaşıyoruz. Caroline Guiela Nguyen’in yazıp yönettiği Lacrima’yı 22 Ekim 2026’da, 30. İstanbul Tiyatro Festivali’nin açılışında, Zorlu PSM Turkcell Sahnesi’nde izledim. Strazburg Ulusal Tiyatrosu’nun yaklaşık 175 dakikalık yapımı, bir İngiliz prensesinin gelinliği için Paris’teki moda evinden Alençon’daki dantel ustalarına, Mumbai’deki nakış işçilerine uzanan üretimi anlatıyor. Birbirini tanımayan insanlar aynı teslim tarihine bağlanıyor. Prenses için düğün, moda evi için prestij anl...

İki kalas, bir heves, sıfır bütçe*

Resim
Tiyatronun parayla ilişkisi üzerine konuşmak, tiyatronun kendisi üzerine konuşmak kadar romantik değildir. Sahne dediğimiz yerde oyuncuyu, metni, rejiyi, seyirciyi, sözü, bedeni görürüz; ücret bordrosu, elektrik faturası, prova salonunun kirası, turne harcırahı ya da oyuncunun ev bulma meselesi aynı kolaylıkla görünmez. Sanat tarihi de çoğunlukla bu görünmezliği sever. Bertolt Brecht’in hikâyesine bir de buradan bakmak yararlı olabilir. Çünkü 20. yüzyıl tiyatrosunun en etkili muhaliflerinden birinin o verimli çalışma düzeni, sanıldığı gibi yoksulluğun içinden yahut yalnızca sanatçıların hevesi sayesinde çıkmadı. Arkasında hatırı sayılır bir kamusal bütçe, sürekli çalışan bir tiyatro örgütü, ücretli oyuncular, teknik kadro, uzun prova zamanları ve bütün bunları gündelik hayatın maddi ayrıntıları içinde çekip çeviren Helene Weigel vardı. Brecht’in tiyatrosu seyircinin sahne karşısındaki alışkanlıklarını değiştirmeye girişmişti. Özdeşleşmenin rahatlığını bozmak, olup biteni kaçınılmaz bir...

PISA sonuçlarının anlattığı Türkiye*

Resim
Eylül 2026’da açıklanan Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) 2025 sonuçları, Türkiye hakkında son yıllarda yerleşmiş bazı kabulleri yeniden düşünmeyi gerektiriyor. On beş yaşındaki öğrenciler matematikte 462 puanla 463 olan Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ortalamasına ulaştı; okumada 472 puanla 461’lik, fende 494 puanla 482’lik OECD ortalamasını geçti. Türkiye’nin puanı 2022’ye göre matematikte 8, okumada 16, fende 18 puan yükseldi. OECD de Türkiye’yi üç alanda birden ilerleme sağlayan az sayıdaki ülke ve ekonomi arasında gösteriyor. Bu tabloyu Avrupa Birliği (AB) ile yan yana okumak yararlı. Ancak AB’yi mutlak bir ölçü kabul ederek Türkiye’nin ona ne kadar yaklaştığını hesaplamak, güncel eğilimleri anlamaya yetmiyor. Avrupa, yüksek gelir düzeyi, güçlü kurumsal birikimi ve eğitimli nüfusuyla önemli avantajlara sahip. Buna karşılık düşük büyüme, yaşlanan nüfus, verimlilik kaybı, yüksek enerji maliyetleri ve siyasal parçalanma gibi baskılarla uğraşıyor. Türkiye...

Bize ait yabancı: Yapay zekâ*

Resim
Yapay zekâdan duyduğumuz korkunun önemli bir bölümü aslında yapay zekâyla başlamıyor. Sanayi Devriminden beri makineler, motorlar, elektrik şebekeleri, elektronik sistemler, bilgisayarlar ve iletişim ağları giderek çevremizi otomatikleşmiş bir teknik dünya olarak sardı. Bugün gündelik hayatımızın çok büyük bir bölümü, tek tek insanların artık bütünüyle kavrayamayacağı kadar karmaşık altyapıların kesintisiz çalışmasına bağlı. Yapay zekâ da gökten düşmüş yabancı bir varlık değil; tam da bu tarihsel teknik dünyanın içinden çıktı. Transistörlerin, bilgisayarların, veri ağlarının, otomasyonun ve giderek karmaşıklaşan üretim sistemlerinin devamıdır. Bu anlamda onun neyin üzerinde yükseldiğini biliyoruz: Kendi ellerimizle birkaç yüzyıldır inşa ettiğimiz teknolojik çevrenin üzerinde. Karmaşıklığın kendi zorunluluğu Sorun şu ki bu çevre karmaşıklaştıkça onu sürdürebilmek için daha fazla otomasyona ihtiyaç duyuyoruz. Üretim, finans, enerji, ulaşım, iletişim ve bilgi sistemleri öylesine büyük ve ...

Özgür bireyin icadı*

Resim
İnsan hiçbir zaman kendinden menkul bir varlık olmadı. Dil, din, mit, gelenek, sınıf, kurumlar ve gündelik hayatın görünmez kuralları bizi her çağda biçimlendirdi. Ne istediğimiz, neden korktuğumuz, neyi doğru, güzel, ayıp ya da mümkün saydığımız hiçbir zaman bütünüyle bize ait değildi. Kapitalizmin ayırt edici yanı da insanı biçimlendirmesi değil. İnsan zaten toplumsal bir varlık. Asıl mesele, kapitalizmin eski anlam dünyalarını çözerken onların yerine bağımsız, kendi kararlarını veren ve kendi hayatını kuran birey fikrini yerleştirmesiydi. Modern insan gelenekten, cemaatten ve otoriteden özgürleştiğini düşündü. Aynı dönemde hayatın giderek daha büyük bir bölümü piyasanın diline çevrildi: Değer, performans, verimlilik, rekabet, görünürlük, tüketim, tercih… Kapitalizmin gücü herkese aynı hayatı dayatmasında değil. Tam tersine, birbirinden çok farklı yaşam tarzlarının, kimliklerin ve kanaatlerin yan yana var olmasına izin verebiliyor. Fakat bu farklılıklar giderek aynı dolaşım düzenine ...

Bir şehir nasıl hatırlanır?*

Resim
Çocukluğumun geçtiği sokağı düşündüğümde sokağın bütünü gelmiyor aklıma. Köşedeki apartmanın serin girişi geliyor. Yazın açık bırakılan zemin kat penceresi, yağmurdan sonra kaldırımda kalan ince çamur, eve dönerken bir türlü bitmeyen yol… Bugün birkaç dakikada geçilecek mesafe, o zamanlar şehrin öbür ucuna kadar uzanıyordu. Çocukken bir şehri semtleriyle, meydanlarıyla, önemli yapılarıyla öğrenmiyoruz. Bunların adını daha sonra koyuyoruz. O yıllarda bildiğimiz başka şeyler var. Hangi köşede koşulacağı, hangi dükkânın önünde durulabileceği, hangi kapının önünden sessiz geçileceği. Bir yokuşun uzunluğunu bacaklarımızdan, bir meydanın büyüklüğünü kaybolma korkusundan anlıyoruz. * Yıldız, T. (2026). Bir şehir nasıl hatırlanır?  T Dergi , 7, 4-7. Devamı: [tam metin →] ( .PDF )

Direklerarası’nın hayaleti: Şehir, siyaset ve Türk tiyatrosunun hafızası*

Resim
Türk tiyatrosunun tarihi çoğu zaman fazla doğrusal anlatılıyor. Ortaoyunu ve tuluattan yazılı tiyatroya, kumpanyadan kuruma, Direklerarası’ndan Darülbedayi’ye, oradan Şehir ve Devlet Tiyatroları’na uzanan bir gelişme çizgisi. Bu anlatının dayandığı tarihsel gerçekler var. Fakat hayat böyle dümdüz akılcı bir sırayla ilerlemiyor. Eski biçimler bir sabah ortadan kalkmıyor, yeniler de boş bir alana yerleşmiyor. Aynı oyuncu bir gece Shakespeare oynayıp ertesi akşam tuluata çıkabiliyor. Aynı salonda operet, komedi, varyete ve sinema peş peşe gösterilebiliyor. Tiyatro kimi zaman ticari bir işletme, kimi zaman yardım kampanyasının parçası, kimi zaman da doğrudan savaş seferberliğinin aracı olabiliyor. Direklerarası’nın tarihi, bu iç içeliği görmek için iyi bir yer. Üstelik adı bile tiyatrodan gelmiyor. Bugünkü Vezneciler-Şehzadebaşı hattında, Onaltımart Şehitleri ile Dedeefendi caddeleri arasında kalan, İstanbul Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültelerinin arka kapılarının açıldığı yolun iki ya...

Sahne sanatlarının üretim koşulları, vergisi ve yaşama imkânı üzerine*

Resim
Türkiye’de tiyatronun sorunları konuşulurken sansürden repertuvara, salonlardan seyirciye, devlet desteğinin miktarından kültür politikasına kadar uzanan geniş bir liste çıkarıyoruz. Bunların hiçbiri önemsiz değil. Fakat bütün bu başlıkların öncesinde sorulması gereken daha basit bir soru var: Bu işi yapan insanlar, bu işi yaparak yaşayabiliyor mu? Bir oyuncu oyunculuk yaparak, dansçı dans ederek, küçük bir kumpanya oyun üreterek hayatını sürdüremiyorsa para bir süre sonra sanatın çevresindeki koşullardan biri olmaktan çıkıp doğrudan üretimin biçimini belirlemeye başlıyor. Beş oyunculu bir oyun yerine iki oyunculu oyun seçiliyor. Sekiz haftalık prova üç haftada bitiriliyor. Genç bir oyuncunun yerine gişesi daha güvenli, meşhur bir isim düşünülüyor. Turneye çıkabilmek için dekor küçülüyor. Teknik ekipte iki kişinin yapacağı işi bir kişi üstleniyor.  Bunların her biri dışarıdan bakıldığında estetik bir tercih gibi görülebilir. Fakat belirli bir noktadan sonra hangisinin gerçekten est...

İrade Kimin?*

Resim
Telefonu çoğu zaman belirli bir anlık iş için elimize alıyoruz. Bir mesaja bakacağız, bir adres bulacağız, haberleri okuyacağız. Sonra başımızı kaldırıyoruz ve yirmi dakika geçmiş. O arada bir savaş görüntüsü görmüşüz, birinin tatil fotoğraflarına bakmışız, hiç tanımadığımız iki insanın kavgasını izlemişiz, bir ayakkabı reklamının üzerinde durmuşuz, biraz gülmüş, biraz öfkelenmiş, belki bir şey satın almak istemişiz. Buradaki tuhaflık yalnızca yirmi dakikanın kaybolması değil. Daha can sıkıcı bir soru var: Ben bütün bunları ne zaman istemiştim? İrade meselesi galiba bu soruda başlıyor. İradeyi genellikle insanın istediğini yapabilmesi diye düşünüyoruz. Bir şeyi istiyorum ve onu yapabilecek gücü kendimde buluyorsam iradeliyim. Fakat bundan önce cevaplamamız gereken başka bir soru var: İnsan neyi isteyeceğine nasıl karar veriyor? İstediğimiz şeylerin ne kadarı, biz onları istemeye başlamadan önce önümüzde belirli biçimlerde seçenekler olarak belirmiş oluyor? Bir şeyi seçebilmek için önce...

Okura teslim olmadan çok okunmak mümkün mü?*

Resim
Türkiye’de yayıncılığın darboğazı çoğunlukla kağıt, baskı, dağıtım ve kitap fiyatları üzerinden konuşuluyor. Bunlar elbette belirleyici sorunlar. Fakat ekonomik kriz, yayıncılığın daha eski bir gerilimini de görünür hale getiriyor: Yazar, yayınevi ve okur arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı meselesi. Kitap bugün aynı anda birkaç şey olmak zorunda. Yayınevi açısından maliyetini karşılaması gereken bir ürün, yazar açısından düşünsel ya da edebi bir üretim, okur açısından ise giderek pahalılaşan ve yalnızca para değil, ciddi bir zaman ve dikkat talep eden zorlayıcı bir nesne. Bu üç tarafın beklentileri ise kendiliğinden örtüşmüyor. Maddiyattan zamana okurun kıstasları Yayınevi kitabın satılmasını istiyor; ekonomik koşullar ağırlaştıkça tanınmış isimler, güncel başlıklar ve kolay anlatılabilir vaatler daha güvenli görünüyor. Okur da kitabı artık yalnızca başka kitaplar arasından seçmiyor. Sosyal medya, diziler, videolar, podcastler ve sürekli yenilenen dijital içerikler aynı sınırlı zama...

DTF St. Louis’te arzu, veri ve bakım*

Resim
DTF St. Louis seyircisini bir cesedin başına çağırıyor. Floyd ölü bulunmuş. Geriye yorgun bir evlilik, tuhaf bir dostluk, gizli bir ilişki, takma adlar, mesajlar, otel odaları ve evli insanlara kaçamak vaat eden bir uygulama kalmış. Yedi bölüm boyunca aynı soruya kapılıyoruz: Floyd’u kim öldürdü? Finale geldiğimizde yanlış sorunun peşinden gittiğimizi anlıyoruz. Dizinin asıl meselesi katilin kimliğinden çok, insanların birbirine ulaşmak için bunca araca sahipken birbirlerini nasıl bu kadar yanlış okuyabildiği. Steven Conrad’ın yazıp yönettiği dizi, St. Louis banliyösünde yaşayan üç orta yaşlı insanı izliyor: Yerel televizyonun hava durumu sunucusu Clark, kanalın işaret dili tercümanı Floyd ve Floyd’un eşi Carol. Clark ile Floyd’un bir fırtınada başlayan dostluğu, Clark’ın DTF St. Louis uygulamasından söz etmesiyle yön değiştiriyor. Çok geçmeden Clark ile Carol arasında bir ilişki başlıyor. Floyd da aynı uygulamada başka bir arzu hayatının izini sürüyor. Üçü birbirini koruyor, kullanıyo...

K24 ile röportajımız*

Resim
Tolga Yıldız ile söyleşi: “İnsan aslında dikkatinin tarihidir.” “Dikkat hakkı sınıfsal bir meseledir. Sessiz bir çevresi olan çocukla, kalabalık, dar bir evde büyüyen çocuk aynı dikkat koşullarına sahip değil. Güvenceli işi olan yetişkinle, sürekli geçim hesabı yapan insan aynı zihinsel ferahlıkta yaşamıyor.” * Röportaj için lütfen tıklayınız.

Ekranın ardındaki insan: Sanal şiddet ve nezaket*

Resim
Bir zamanlar interneti ayrı bir yer sanıyorduk. Gerçek hayat burada, ekranın içindeki hayat oradaydı sanki. Bilgisayarı kapatınca, telefonu sessize alınca, uygulamadan çıkınca o dünyanın da kapısı kapanıyordu. Bugün bunun böyle işlemediğini çok iyi biliyoruz. Gece yarısı gönderilen küçük düşürücü bir mesaj, sabah okul koridorunda bir çocuğun boynuna asılabiliyor. Bir grup sohbetinde yapılan acımasız bir şaka, yıllarca sürecek bir utanca dönüşebiliyor. Rıza alınmadan paylaşılan bir fotoğraf, birkaç dakika içinde şehir şehir dolaşabiliyor. Ekranda başlayan şey, insanın bedenine, uykusuna, ilişkilerine, okuluna, işine ve güven duygusuna saplanıyor. Bu yüzden uzaktan sanal ortamda şiddeti yalnızca kaba söz, sert yorum ya da anlık öfke patlaması gibi görmek bizi yanıltır. Dijital şiddet, kimi zaman hakaret ve tehdittir. Kimi zaman dışlama, alay, söylenti yayma, özel bilgileri ifşa etme, cinsel taciz, ısrarlı takip ya da bir kişiyi kalabalıkların önüne atarak hedef göstermedir. Bazen sosyal ...

Türk tiyatrosu var mı?*

Resim
Türk tiyatrosu var mı? Sahneye çıkmış oyunları, büyük oyuncuları, güçlü yönetmenleri, köklü kurumları ve uzun bir emek tarihini sayıyorsak elbette var. Bu soru o anlamda soruluyorsa cevap kolaydır. Karagöz var, meddah var, orta oyunu var, köy seyirlikleri var. Gedikpaşa Tiyatrosu var, Güllü Agop var, Şinasi’nin Şair Evlenmesi var. Darülbedayi var, Muhsin Ertuğrul var, Haldun Taner var, Vasıf Öngören var, Ferhan Şensoy var. Daha yakın zamana geldiğimizde özel tiyatroların, bağımsız sahnelerin, küçük salonların, genç toplulukların, inatla oyun çıkaran insanların emeği var. Fakat asıl soru başka: Türkiye’de tiyatro, dünya ölçeğinde tanınabilir bir estetik gramer, sürdürülebilir bir maddi zemin ve kendini yeniden üreten özerk bir alan yaratabildi mi? Yani yalnızca oyun sahnelemekten söz etmiyorum. Tiyatronun bir düşünme biçimi, bir kamusal yüzleşme alanı, bir repertuar düzeni, bir eleştiri dili, bir dramaturji ekosistemi ve seyirciyle özgül bir ilişki biçimi olarak varlığından söz ediyorum...

Our interview with Skyroad*

Resim
Digital detox is a modern ceremony for clearing one’s conscience We spoke with academic Tolga Yıldız about his new book, Dikkat Ya Da İrade Krizi, focusing on the concept of the “right to attention,” the structural problems raised by the discourse on “willpower,” and the impact of social media on our attention... Tolga Yıldız ile yeni kitabı Dikkat ya da İrade Krizi özelinde “dikkat hakkı” fikrini, “irade” söyleminin ortaya çıkardığı yapısal sorunları ve sosyal medyanın dikkatimiz üzerindeki etkilerini konuştuk... * Please click to read the interview. Ayrıca Cins Dergi 'nde yayınlanmıştır.

24 TV ile röportajımız (TV)

Resim
  24 Portre Moderatör: Zeynep Türkoğlu Konuk: Tolga Yıldız 24 TV

Ortak dikkatin çöküşü*

Resim
Bir üniversitenin florasan aydınlatmalı kütüphanesinde, gözleri önündeki metinle telefon ekranı arasında yorgunca mekik dokuyan öğrenci de aynı cümleyi kuruyor. Gecenin bir yarısı bebeğini uyuturken boşta kalan eliyle bitmeyen bir akışı kaydıran, kendi yorgunluğundan utanan anne de. Bilgisayarın başında saatlerce oturduğu hâlde tek bir satır üretemeyen akademisyen de. Plaza camından sokağa bakarken zihni onlarca sekme arasında paramparça olmuş beyaz yaka çalışan da. Cümle hep aynı: “Galiba iradem zayıf.” Ton tanıdık. İçindeki o ağır suçluluk duygusu daha da tanıdık. Sanki hepimiz görünmez bir mahkemede yargılanıyoruz, o kürsünün önüne sırayla çıkıp kendi zihinsel dağınıklığımızı itiraf ediyoruz. Suçumuzu çoktan kabullenmiş durumdayız. Odağımızı toplayamıyoruz, dikkatimizi veremiyoruz ve bütün bunların faturasını kendi iradesizliğimize kesiyoruz. Bu hikâyenin bize hizmet etmediğini çok iyi biliyorum. Kendimizi acımasızca yargıladığımız bu anlatı, aslında bizi yöneten düzene kusursuz bir...

Ankara Us Atölyesi ile söyleşimiz (Video)

Resim
Ankara Us Atölyesi Moderatör: Halil İbrahim Ağkavak Konuk: Tolga Yıldız

Türkiye'nin uzun ekonomik hikâyesi*

Resim
Ben iktisatçı değilim. Ekonomiye meraklı, meseleleri sayılara da bakarak anlamaya çalışan, ekonomi okur yazarı olmaya çalışan biriyim. O yüzden Türkiye ekonomisi üzerine konuşurken büyük iddialardan, hazır ideolojik cümlelerden mümkün olduğunca uzak durmaya çalışıyorum. Veriler ne söylüyor, uzun dönemli eğilim bize ne gösteriyor, önce oraya bakmak daha doğru geliyor bana. 1950’den 2025’e uzanan tabloya böyle bakınca çok açık bir manzara çıkıyor ortaya. Türkiye ekonomisi büyümüş. Hem de azımsanmayacak ölçüde büyümüş. Fakat bu büyüme adil bir paylaşım düzeni yaratmamış. Hatta Türkiye’nin uzun hikâyesi biraz da burada düğümleniyor: büyüme var, ama bölüşüm sorunu da en az büyüme kadar istikrarlı. Önce büyüme tarafına bakalım. Türkiye’nin dünya ekonomisi içindeki payı 1960’larda nominal olarak yaklaşık yüzde 0,55–0,60 bandındayken, 2020’lerde yeniden yüzde 1’in üzerine çıkıyor. 2025 projeksiyonunda bu oran yüzde 1,34 civarına ulaşıyor. Satın alma gücü paritesine göre bakıldığında tablo daha...

Elephant ve teşhis hırsımızın şiddeti*

Resim
Gus Van Sant’ın kamerası, sarışın bir lise öğrencisinin ensesine takılır ve usulca onun peşinden yürümeye başlar. Seyirci olarak biz de o ensenin ardında, kilitli metal dolapların, floresan ışıklarının, muşamba zeminde kayan spor ayakkabı seslerinin içinden geçeriz. Koridorlar uzar, zaman ağırlaşır. Ne bir felaket habercisi vardır ortada ne de gerilimi önceden haber veren bir müzik. Kantin sırasındaki yarım yamalak fısıltılar, sınıf kapılarından sızan uğultular, okulun gündelik telaşı… Hepsi fazla sıradandır. Belki de bu yüzden tekinsizdir. Bir süre sonra izleyici kendi zihninin kıpırdanışını duymaya başlar. Bir ipucu arar. Bir bakış, bir aşağılanma, bir aile sırrı, bir ideolojik işaret, failin çekmecesinde saklanan karanlık bir nesne… Zihin, felaketi bir yere bağlamak ister. Van Sant bu isteği karşılamaz. Seyircinin avucuna rahatlatıcı bir neden-sonuç zinciri bırakmaz. Onu o uzun koridorun içinde, şiddetin mayalandığı o renksiz, alelade ve boğucu havayla baş başa bırakır. Elephant’ın ...