Kayıtlar

Neoliberalism etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

DTF St. Louis’te arzu, veri ve bakım*

Resim
DTF St. Louis seyircisini bir cesedin başına çağırıyor. Floyd ölü bulunmuş. Geriye yorgun bir evlilik, tuhaf bir dostluk, gizli bir ilişki, takma adlar, mesajlar, otel odaları ve evli insanlara kaçamak vaat eden bir uygulama kalmış. Yedi bölüm boyunca aynı soruya kapılıyoruz: Floyd’u kim öldürdü? Finale geldiğimizde yanlış sorunun peşinden gittiğimizi anlıyoruz. Dizinin asıl meselesi katilin kimliğinden çok, insanların birbirine ulaşmak için bunca araca sahipken birbirlerini nasıl bu kadar yanlış okuyabildiği. Steven Conrad’ın yazıp yönettiği dizi, St. Louis banliyösünde yaşayan üç orta yaşlı insanı izliyor: Yerel televizyonun hava durumu sunucusu Clark, kanalın işaret dili tercümanı Floyd ve Floyd’un eşi Carol. Clark ile Floyd’un bir fırtınada başlayan dostluğu, Clark’ın DTF St. Louis uygulamasından söz etmesiyle yön değiştiriyor. Çok geçmeden Clark ile Carol arasında bir ilişki başlıyor. Floyd da aynı uygulamada başka bir arzu hayatının izini sürüyor. Üçü birbirini koruyor, kullanıyo...

K24 ile röportajımız*

Resim
Tolga Yıldız ile söyleşi: “İnsan aslında dikkatinin tarihidir.” “Dikkat hakkı sınıfsal bir meseledir. Sessiz bir çevresi olan çocukla, kalabalık, dar bir evde büyüyen çocuk aynı dikkat koşullarına sahip değil. Güvenceli işi olan yetişkinle, sürekli geçim hesabı yapan insan aynı zihinsel ferahlıkta yaşamıyor.” * Röportaj için lütfen tıklayınız.

Ekranın ardındaki insan: Sanal şiddet ve nezaket*

Resim
Bir zamanlar interneti ayrı bir yer sanıyorduk. Gerçek hayat burada, ekranın içindeki hayat oradaydı sanki. Bilgisayarı kapatınca, telefonu sessize alınca, uygulamadan çıkınca o dünyanın da kapısı kapanıyordu. Bugün bunun böyle işlemediğini çok iyi biliyoruz. Gece yarısı gönderilen küçük düşürücü bir mesaj, sabah okul koridorunda bir çocuğun boynuna asılabiliyor. Bir grup sohbetinde yapılan acımasız bir şaka, yıllarca sürecek bir utanca dönüşebiliyor. Rıza alınmadan paylaşılan bir fotoğraf, birkaç dakika içinde şehir şehir dolaşabiliyor. Ekranda başlayan şey, insanın bedenine, uykusuna, ilişkilerine, okuluna, işine ve güven duygusuna saplanıyor. Bu yüzden uzaktan sanal ortamda şiddeti yalnızca kaba söz, sert yorum ya da anlık öfke patlaması gibi görmek bizi yanıltır. Dijital şiddet, kimi zaman hakaret ve tehdittir. Kimi zaman dışlama, alay, söylenti yayma, özel bilgileri ifşa etme, cinsel taciz, ısrarlı takip ya da bir kişiyi kalabalıkların önüne atarak hedef göstermedir. Bazen sosyal ...

Türk tiyatrosu var mı?*

Resim
Türk tiyatrosu var mı? Sahneye çıkmış oyunları, büyük oyuncuları, güçlü yönetmenleri, köklü kurumları ve uzun bir emek tarihini sayıyorsak elbette var. Bu soru o anlamda soruluyorsa cevap kolaydır. Karagöz var, meddah var, orta oyunu var, köy seyirlikleri var. Gedikpaşa Tiyatrosu var, Güllü Agop var, Şinasi’nin Şair Evlenmesi var. Darülbedayi var, Muhsin Ertuğrul var, Haldun Taner var, Vasıf Öngören var, Ferhan Şensoy var. Daha yakın zamana geldiğimizde özel tiyatroların, bağımsız sahnelerin, küçük salonların, genç toplulukların, inatla oyun çıkaran insanların emeği var. Fakat asıl soru başka: Türkiye’de tiyatro, dünya ölçeğinde tanınabilir bir estetik gramer, sürdürülebilir bir maddi zemin ve kendini yeniden üreten özerk bir alan yaratabildi mi? Yani yalnızca oyun sahnelemekten söz etmiyorum. Tiyatronun bir düşünme biçimi, bir kamusal yüzleşme alanı, bir repertuar düzeni, bir eleştiri dili, bir dramaturji ekosistemi ve seyirciyle özgül bir ilişki biçimi olarak varlığından söz ediyorum...

Our interview with Skyroad*

Resim
Digital detox is a modern ceremony for clearing one’s conscience We spoke with academic Tolga Yıldız about his new book, Dikkat Ya Da İrade Krizi, focusing on the concept of the “right to attention,” the structural problems raised by the discourse on “willpower,” and the impact of social media on our attention... Tolga Yıldız ile yeni kitabı Dikkat ya da İrade Krizi özelinde “dikkat hakkı” fikrini, “irade” söyleminin ortaya çıkardığı yapısal sorunları ve sosyal medyanın dikkatimiz üzerindeki etkilerini konuştuk... * Please click to read the interview. Ayrıca Cins Dergi 'nde yayınlanmıştır.

24 TV ile röportajımız (TV)

Resim
  24 Portre Moderatör: Zeynep Türkoğlu Konuk: Tolga Yıldız 24 TV

Ortak dikkatin çöküşü*

Resim
Bir üniversitenin florasan aydınlatmalı kütüphanesinde, gözleri önündeki metinle telefon ekranı arasında yorgunca mekik dokuyan öğrenci de aynı cümleyi kuruyor. Gecenin bir yarısı bebeğini uyuturken boşta kalan eliyle bitmeyen bir akışı kaydıran, kendi yorgunluğundan utanan anne de. Bilgisayarın başında saatlerce oturduğu hâlde tek bir satır üretemeyen akademisyen de. Plaza camından sokağa bakarken zihni onlarca sekme arasında paramparça olmuş beyaz yaka çalışan da. Cümle hep aynı: “Galiba iradem zayıf.” Ton tanıdık. İçindeki o ağır suçluluk duygusu daha da tanıdık. Sanki hepimiz görünmez bir mahkemede yargılanıyoruz, o kürsünün önüne sırayla çıkıp kendi zihinsel dağınıklığımızı itiraf ediyoruz. Suçumuzu çoktan kabullenmiş durumdayız. Odağımızı toplayamıyoruz, dikkatimizi veremiyoruz ve bütün bunların faturasını kendi iradesizliğimize kesiyoruz. Bu hikâyenin bize hizmet etmediğini çok iyi biliyorum. Kendimizi acımasızca yargıladığımız bu anlatı, aslında bizi yöneten düzene kusursuz bir...

Türkiye'nin uzun ekonomik hikâyesi*

Resim
Ben iktisatçı değilim. Ekonomiye meraklı, meseleleri sayılara da bakarak anlamaya çalışan, ekonomi okur yazarı olmaya çalışan biriyim. O yüzden Türkiye ekonomisi üzerine konuşurken büyük iddialardan, hazır ideolojik cümlelerden mümkün olduğunca uzak durmaya çalışıyorum. Veriler ne söylüyor, uzun dönemli eğilim bize ne gösteriyor, önce oraya bakmak daha doğru geliyor bana. 1950’den 2025’e uzanan tabloya böyle bakınca çok açık bir manzara çıkıyor ortaya. Türkiye ekonomisi büyümüş. Hem de azımsanmayacak ölçüde büyümüş. Fakat bu büyüme adil bir paylaşım düzeni yaratmamış. Hatta Türkiye’nin uzun hikâyesi biraz da burada düğümleniyor: büyüme var, ama bölüşüm sorunu da en az büyüme kadar istikrarlı. Önce büyüme tarafına bakalım. Türkiye’nin dünya ekonomisi içindeki payı 1960’larda nominal olarak yaklaşık yüzde 0,55–0,60 bandındayken, 2020’lerde yeniden yüzde 1’in üzerine çıkıyor. 2025 projeksiyonunda bu oran yüzde 1,34 civarına ulaşıyor. Satın alma gücü paritesine göre bakıldığında tablo daha...

Elephant ve teşhis hırsımızın şiddeti*

Resim
Gus Van Sant’ın kamerası, sarışın bir lise öğrencisinin ensesine takılır ve usulca onun peşinden yürümeye başlar. Seyirci olarak biz de o ensenin ardında, kilitli metal dolapların, floresan ışıklarının, muşamba zeminde kayan spor ayakkabı seslerinin içinden geçeriz. Koridorlar uzar, zaman ağırlaşır. Ne bir felaket habercisi vardır ortada ne de gerilimi önceden haber veren bir müzik. Kantin sırasındaki yarım yamalak fısıltılar, sınıf kapılarından sızan uğultular, okulun gündelik telaşı… Hepsi fazla sıradandır. Belki de bu yüzden tekinsizdir. Bir süre sonra izleyici kendi zihninin kıpırdanışını duymaya başlar. Bir ipucu arar. Bir bakış, bir aşağılanma, bir aile sırrı, bir ideolojik işaret, failin çekmecesinde saklanan karanlık bir nesne… Zihin, felaketi bir yere bağlamak ister. Van Sant bu isteği karşılamaz. Seyircinin avucuna rahatlatıcı bir neden-sonuç zinciri bırakmaz. Onu o uzun koridorun içinde, şiddetin mayalandığı o renksiz, alelade ve boğucu havayla baş başa bırakır. Elephant’ın ...

Karanlıkta şekil arayan zihin: Komplo teorilerinin insani ve toplumsal kökleri*

Resim
Gece yarısı telefona gömülmüş birini düşünün. Ekranda hızla akan videolar, kırpılmış konuşmalar, birbirine eklenmiş fotoğraflar, “asıl gerçeği size söylemiyorlar” diye başlayan cümleler. O kişi çoğu zaman bir budala değildir; hatta çoğu zaman fazlasıyla uyanıktır. Bir şeylerin tutmadığını, resmi açıklamaların eksik kaldığını, iktidarın dilinde boşluklar dolaştığını sezmiştir. İçini kemiren duygu budur: Ortada bir sis vardır ve bu sis kendi kendine oluşmamıştır. Komplo teorileri tam da bu sisin içinde doğar. İnsan zihninin örüntü arama iştahı, tarih boyunca birikmiş güvensizlik deneyimi, siyasal kapalı devreler ve eşitsiz bilgi akışı burada birbirine değip kısa devre yapmaya başlar. Komplo teorilerini anlamak için önce onları alaya almanın verdiği kolay hazdan vazgeçmek gerekir. Çünkü bu teoriler, bir yanılgı biçimi olsalar bile, çoğu zaman gerçek bir yaradan sızarlar. İnsanlar durup dururken gizli planlara inanmaz. Dünyayı bütünüyle rastlantıya teslim etmek de kolay bir iş değildir. He...

Çocuğun evden, devletten ve piyasadan geçen uzun yolculuğu*

Resim
Bugün çocukluğu çoğu zaman doğal, kendiliğinden ve tarihin dışında akan bir hayat evresi gibi konuşsak da çocukluk, sadece büyümenin biyolojik takvimiyle açıklanamaz. Toplumların yüzyıllar boyunca çocukla kurduğu bir ilişki biçimidir; çocuğun nerede duracağı, kim tarafından korunacağı, kim tarafından eğitileceği, neye hazırlanacağı ve kim adına disipline edileceği her dönemde yeniden tarif edildi. Bu yüzden çocukluk, yaş meselesi olduğu kadar iktidar, emek, aile, okul ve devlet meselesidir. Modern öncesi dünyada çocuk, bugünkü kadar ayrı ve özel bir kategori halinde düşünülmüyordu. Evin, atölyenin, tarlanın, mahallenin içinde daha erken görünür oluyordu. Osmanlı’da da tablo büyük ölçüde böyleydi. Çocuk önce hanenin, akrabalığın, mahallenin ve cemaatin içinde anlam kazanıyordu. Sıbyan mektebi vardı, mahalle hocası vardı, gündelik denetim ve terbiye çoğunlukla yerel ilişkiler içinde yürüyordu. Tanzimat’la birlikte bu manzara değişmeye başladı. İmparatorluğun dağılma korkusu, merkezîleşme...

Şiddeti yasaklarla yönetemeyiz, duygularımızı bastırarak tanıyamayız*

Resim
Bir okul çıkışını düşünün. İki çocuk kavga etmiş. Yetişkinler çevrelerini sarıyor. Yüzlerde öfke, seslerde infial, cümlelerde had bildirme iştahı. Şiddete karşı duyarlılık gösteriliyor ama duyarlılığın dili de çoğu zaman sertleşiyor; bazen aşağılıyor, bazen tehdit ediyor, bazen de kendi haklılığının harareti içinde yıkıcı bir tını kazanıyor. Burada durup düşünmek gerekiyor. Çocuklara ve gençlere şiddeti konuşurken, şiddeti yalnızca yasaklanan bir davranış, dışarıdan bulaşan bir bozulma, iyi terbiyeyle sıfırlanabilecek bir sapma gibi anlatınca meseleyi kavramıyoruz. Daha kötüsü, onu tanıma kapasitemizi köreltiyoruz. İnsan toplulukları binlerce yıldır çocuklarına steril hikâyeler anlatmadı. Masalların, destanların, efsanelerin içinde ölüm var, savaş var, kıskançlık var, intikam var. Homeros’tan Dede Korkut’a, Binbir Gece’den Shakespeare’e, tüm kadim halk hikâyelerinden Hollywood’a kadar geniş bir anlatı evreni, çatışmanın, güç mücadelesinin, yaralanmanın, kaybın sahneleriyle örülü. Çocuk...

Dikkat ya da irade krizi - Odaklanmanın ötesinde: Ortak dikkatin çöküşü ve yeniden inşası* (Kitap)

Resim
Eliniz sürekli telefona gidiyor, bir sayfayı bitirmekte zorlanıyor, sevdiklerinizin gözlerinin içine bakarken bile zihninizin başka diyarlara sürüklendiğini mi hissediyorsunuz? Bu deneyim sandığınız kadar kişisel değil. Yalnız değilsiniz. Mesele de çoğu zaman “iradesiz” olmanız değil. Bugün dikkat dağınıklığı çoğu kez bireysel bir eksiklik gibi anlatılıyor. Oysa sorun, kişinin zayıflığıyla açıklanamayacak kadar derin ve yaygın. İnsan zihni, onu taşıyan ilişkiler ve ortak anlam alanları zayıfladıkça savrulur. Ekranlar bu savrulmayı hızlandırır ama kırılma çok daha derinlerde başlar. Dikkat, insanın tek başına güçlendirebileceği bir beceriden ziyade insanlarla, mekânlarla ve dünyayla kurulan canlı bir ilişkidir. Bir bebeğin annesinin parmağının ucunu izleyip bir nesneye yönelmesi, insan olmanın ilk eşiklerinden biridir. O anda iki zihin aynı dünyada buluşur. Dikkat tam da burada doğar. Dikkat ya da İrade Krizi, işte bebeğin annesinin işaretini takip ettiği o ilk andan yola çıkarak dikkat...

Kahraman tiyatro, süper gösteri sanatları merkezine karşı*

Resim
Türkiye’de tiyatro konuşulurken bakış çoğu zaman sahnenin üzerinde takılı kalıyor. Oyuncu iyi miydi, reji tuttu mu, dekor iş gördü mü, metin bugüne değdi mi… Eleştirinin dili buralarda dönüp duruyor. Oysa asıl mesele çoğu zaman sahnede değil, sahnenin çevresinde kuruluyor. Bir oyunun niçin seçildiği, nasıl bir yapım mantığıyla dolaşıma sokulduğu, kimlere seslendiği, kimleri baştan dışarıda bıraktığı, nasıl bir seyirci varsaydığı daha az konuşuluyor. Halbuki tiyatro dediğimiz şey yalnızca estetik bir hadise değil. Aynı anda kamusallık, sınıf, kültürel sermaye ve erişim meselesi. Bu yüzden son dönemde tartışma yaratan büyük yapımlara bakarken fazla gizem aramaya gerek yok. Satıcının Ölümü gibi bir metnin büyük sponsorlar ve gösteri merkezleri tarafından sahiplenilmesinin cevabı aşağı yukarı bellidir. Metin klasiktir, bu ona güvenlik sağlar. Tanınmıştır, bu kuruma ağırlık katar. Kapitalizmi hedef alır, bu da ona kültürel ciddiyet verir. Oyuncuya prestij, yönetmene itibar, seyirciye de öne...

Sinners: Irkçı kapitalizm ve güler yüzlü asimilasyon*

Resim
Ryan Coogler imzalı Sinners, Jim Crow dönemi Mississippi’sinde geçen bir vampir hikâyesinin çok ötesine geçerek; ırkçı kapitalizmin, kültürel el koymanın ve “güler yüzlü” asimilasyonun kusursuz bir anatomisini çıkarıyor. Film, vampiri kaba bir canavar klişesinin sınırlarından çekip alıyor; ötekinin emeğini, sesini ve belleğini “eşitlik” vaadiyle gasp eden tarihsel bir iştah olarak yeniden kuruyor. Kolonyalizmin topraktan bedene, kandan notalara uzanan sessiz işgaline dair çarpıcı bir okuma. Sinners yüzeyde Jim Crow dönemi Mississippi’sinde geçen bir vampir hikâyesi gibi akıyor: İkiz kardeşler Smoke ve Stack memlekete dönüp bir juke joint açıyor; müzik, gece, kalabalık ve siyahlar için vaat edilen o kısıtlı “nefes alma alanı” kısa sürede doğaüstü bir kuşatmayla daralıyor. Ancak film bu basit gerilim iskeletini iki ayrı tarihsel makinenin dişlisine ustalıkla yerleştiriyor: Bir yanda ırkçı şiddetin “olağan” rejimi (linç tehdidi, Klan’ın gölgesi, hukuk dışı düzen), öte yanda vampirliğin da...

Sahnenin ışığı, paranın gölgesi, aynılar aynı yere: “Satıcının Ölümü”*

Resim
Bir tiyatro akşamı çoğu zaman sahnede başlamaz. Daha salona girmeden, hatta çoğu zaman bilet ekranında başlar. İnsan kendine, önce oyunun adına, afişine, oyuncu kadrosuna baktığını söyler; ama gerçekte çok daha önce çizilmiş bir sınırın içinde hareket eder. O akşamın kimin için mümkün, kimin için neredeyse imkânsız olduğu daha en baştan bellidir. Bilet fiyatı, mekânın bulunduğu semt, oraya ulaşmanın maliyeti, salonun çevresinde kurulmuş sembolik dünya, perde açılmadan görünmez bir seyir haritası üretir. Böyle bakınca tiyatro, yalnızca estetik bir karşılaşma değil, aynı zamanda sınıfsal bir eşik deneyimidir. Kim içeri girebilir, kim dışarıda kalır? Kim o dünyanın doğal sakini gibi davranır, kim daha baştan kendini yabancı hisseder? Bugün bazı prodüksiyonlar etrafında biriken huzursuzluğun zemini tam da buradadır. Zorlu PSM’nin Satıcının Ölümü prodüksiyonu çevresinde son günlerde yükselen tartışmanın merkezinde de bu var. Elbette sponsorluğu, büyük prodüksiyon mantığını, prestij ekonomis...

Sahne sanatları eğitiminde sınırlar, yanılsamalar ve kurumsal dönüşüm ihtiyacı*

Resim
On yıl önce “Whiplash’in İki Yüzü” başlıklı yazımda,[1] sinema perdesinde büyüleyici görünen ama yakından bakınca ürpertici bir öğretmen–öğrenci ilişkisinin anatomisini konuşmuştum. Filmde caz eğitmeni Terence Fletcher, “deha çıkarmak” vaadiyle öğrencisi Andrew’u adım adım kırar, aşağılar ve yok eder; bu yıkımı da “sanatın, mükemmelliğin gereği” diye paketler. Seyirci olarak o hikâye jenerik aktığında biter ve biz salondan çıkarız; ancak gerçek hayatta benzer dinamiklerin eğitim kurumlarının içinde, stüdyoların kapıları ardında, “metot” ya da “disiplin” adı altında nasıl normalleştiğini uzun zamandır endişeyle izliyoruz. Mesele tek tek “kötü hoca” hikâyeleri değil; sahne sanatları eğitimini taşıması gereken pedagojik sınırların, romantize edilmiş mitler ve denetimsizlik yüzünden sistematik biçimde muğlaklaşmasıdır. Devamı: [tam metin →] * Yıldız, T. (2026). Sahne sanatları eğitiminde sınırlar, yanılsamalar ve kurumsal dönüşüm ihtiyacı.  Tiyatro Tiyatro Dergisi .  https://tiyat...

Optimizasyon çağında "oyun"un ölümü ve yeniden icadı*

Resim
Toplumumuzun istikbalde maruz kalacağı kırılmayı, o derin ve sarsıcı yarılmayı sezmek için bakışlarınızı meclis tutanaklarının soğuk satırlarından ya da borsa endekslerinin inip çıkan grafiklerinden çevirmeniz gerekir. Asıl hakikat, henüz yürümeyi dahi beceremeyen, kelimelerin dünyasına adım atmamış "yavruların" parmak uçlarında, o dokunmatik ekranlara değen minik temaslarında gizli. Bugün önümüze dökülen veriler, sadece istatistiki birer sayı yığını değil, insanlık durumu üzerine fısıldanan sarsıcı bir kehanettir: Henüz bir yaşını doldurmamış bebeklerin neredeyse yarısı, gündelik hayatın rutin bir parçası olarak mobil cihazlarla hemhal olmuş durumda. Henüz "anne" diyemeyen, benliğini aynadaki aksinden ayırt edemeyen, ayağı toprağın serinliğine değmemiş bir nesil; veri akışının, davranışsal iktisadın ve dijital ürün piyasasının doğrudan bir "bileşeni" olarak hayata gözlerini açıyor. Bu manzara, insan tekinin dünyayla kurduğu ilişkinin kökten bir değişime, ...

Bir sezon diziyi bir gecede bitirip üç saatlik oyunda sıkılmaktan korkmak: Dikkat ekonomisi ve tiyatronun imtihanı*

Resim
Tiyatro fuayesinden çıkıp eve, Netflix ekranının karşısına geçtiğimizde tuhaf bir zaman kayması yaşıyoruz. Aynı insan, evinde bir dizinin sekiz bölümlük bir sezonunu tek gecede, nefes almadan “yutup” bitirebiliyor. Ama gelin görün ki ertesi gün tiyatroya gidip iki perdelik, topu topu üç saatlik bir oyuna girdiğinde, daha yirminci dakikada koltuğunda kıpırdanmaya, saate bakmaya başlıyor. “Gençlerin dikkati dağıldı, artık kimse odaklanamıyor” deyip geçiştirilecek kadar basit bir mesele değil bu. Zamanla, dikkatle ve sanatla kurduğumuz ilişki kökten değişti. İşin görünen yüzü belli: Netflix bize kontrolün bizde olduğu illüzyonunu satıyor. “Bir bölüm daha, hadi bir tane daha…” derken gece akıp gidiyor. Kumanda elimizde, patron biziz. Oysa tiyatro ve sinema, zamanı bizden talep eder; "sekizde başlayacağım, on birde biteceğim ve bu sürenin ritmi bana ait" der. Dijital platform seyircisi “play” ve “pause” tuşlarıyla zamanın efendisi olmaya alıştı bir kere. Tiyatro salonunda ise o ko...

Küresel akışkanlık, kökensiz öznellik: Dijital göçebeliğin diyalektiği*

Resim
Modern kapitalizmin bireye sunduğu en baştan çıkarıcı vaatlerden biri, mekânın ve zamanın prangalarından kurtulmuş, "özgür" bir yaşamdır. Bu vaadin son ve en parlak tecellisi, dijital göçebelik (digital nomadism) olgusunda kendini göstermektedir. Egzotik bir kumsalda dizüstü bilgisayarından "iş" yapan, maaşını Euro veya Dolar olarak kazanırken Güneydoğu Asya’da ya da Latin Amerika’da "kral" gibi yaşayan, 9-5 mesai döngüsünü kırmış, "dünya vatandaşı" profili, özellikle pandemi sonrası dönemde, beyaz yakalı profesyoneller için bir "kaçış anlatısı" olarak pazarlandı. Ne var ki bu parlak imaj, dijital kapitalizmin yeni sömürü biçimlerini, derinleşen küresel eşitsizlikleri ve modern öznelliğin yaşadığı derin ontolojik krizleri gizleyen ideolojik bir örtüden ibarettir. Bu yeni yaşam tarzı, bireysel bir tercih ya da bir "anti-kurumsal" başkaldırıdan ziyade, sermayenin esneklik ve hareketlilik ihtiyacının vardığı son aşamayı temsil ed...