Şiddeti yasaklarla yönetemeyiz, duygularımızı bastırarak tanıyamayız*

Bir okul çıkışını düşünün. İki çocuk kavga etmiş. Yetişkinler çevrelerini sarıyor. Yüzlerde öfke, seslerde infial, cümlelerde had bildirme iştahı. Şiddete karşı duyarlılık gösteriliyor ama duyarlılığın dili de çoğu zaman sertleşiyor; bazen aşağılıyor, bazen tehdit ediyor, bazen de kendi haklılığının harareti içinde yıkıcı bir tını kazanıyor. Burada durup düşünmek gerekiyor. Çocuklara ve gençlere şiddeti konuşurken, şiddeti yalnızca yasaklanan bir davranış, dışarıdan bulaşan bir bozulma, iyi terbiyeyle sıfırlanabilecek bir sapma gibi anlatınca meseleyi kavramıyoruz. Daha kötüsü, onu tanıma kapasitemizi köreltiyoruz.

İnsan toplulukları binlerce yıldır çocuklarına steril hikâyeler anlatmadı. Masalların, destanların, efsanelerin içinde ölüm var, savaş var, kıskançlık var, intikam var. Homeros’tan Dede Korkut’a, Binbir Gece’den Shakespeare’e, tüm kadim halk hikâyelerinden Hollywood’a kadar geniş bir anlatı evreni, çatışmanın, güç mücadelesinin, yaralanmanın, kaybın sahneleriyle örülü. Çocuk oyunu da bu büyük kültürel arşivin dışında durmuyor. Hırsız-polis, askercilik, kovalamaca, düello, kuşatma, kurtarma. Bugün ekran başında oynanan savaş ve suç temalı oyunlar da bu çizginin güncel uzantısı. Çocuk, çatışmayı hayal gücüyle yoğuruyor; korkuyu, saldırganlığı, rekabeti ve üstün gelme arzusunu bir oyun düzeni içinde prova ediyor. Yakın tarihli bir meta-analiz, pretend play denen simgesel oyunun çocukların sosyal yeterliğiyle anlamlı biçimde ilişkili olduğunu gösteriyor. Başka bir deyişle çocuk, oyunda yalnızca eğlenmiyor; sınır, sıra, jest, niyet, geri çekilme ve yeniden başlama gibi sosyal hayatın ince ayarlarını da çalışıyor.

Tam da bu yüzden bir çocuğun eline oyuncak kılıç almasıyla toplumsal şiddetin örgütlenmesi arasında doğrudan bir çizgi çekmek yanıltıcı oluyor. Oyun sahnesindeki gerilim, gerçek hayattaki tahakkümle aynı şey değil. Bir çocuğun “seni vurdum” diyerek koşmasıyla, okul koridorunda sistematik zorbalık kurması, evde dayak yemesi, mahallede silaha erişmesi, yoksullukla, dışlanmayla, aşağılanmayla ve kurumsal ihmalle büyümesi arasında bir toplumsal ve psikolojik ayrım var. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (CDC) gençlik şiddetini bireysel öfke patlamalarına indirgemiyor; zorbalığı, fiziksel saldırıyı, silahla tehdidi, çevrimiçi ve çevrimdışı akran şiddetini, çete ilişkilerini, aile içi taciz ve şiddet maruziyetini, okuldan kopuşu, yoksulluğu ve eşitsizliği aynı geniş çerçevede ele alıyor. 2024 tarihli bir sistematik derlemeler derlemesi de gençlik suçu ve şiddetiyle ilişkili örüntüler arasında olumlu aile ilişkilerini, eğitim ve gelecek imkânlarını, ihtiyaçların erken fark edilmesini ve destek ağlarını koruyucu etkenler olarak öne çıkarıyor.

Burada kritik ayrım şurada yatıyor: saldırganlık kapasitesi ile şiddet düzeni aynı şey değil. İnsan yavrusu, gerilim, kıskançlık, itişme, üstün gelme, meydan okuma gibi duygulanımlara yabancı doğmuyor. Fakat bu ham malzemenin nasıl örgütleneceğini aile, okul, mahalle, sınıf, medya ve siyaset birlikte belirliyor. Şiddetten söylemsel olarak irite olan modern toplum, onu bastırmaya çalışırken çoğu zaman daha kaba biçimlerde yeniden üretiyor. Diyelim dayak değil ama aşağılama, korkutma, küçük düşürme, sürekli kontrol ve utandırma hâlâ “terbiye” sayıldığında, çocuk şunu öğreniyor: Güç, haklılığın kaynağı olabilir. WHO’nun 2025 tarihli kapsamlı değerlendirmesi doğrudan veya dolaylı şiddet içeren cezalandırmanın çocukların ruhsal ve bedensel sağlığına zarar verdiğini, saldırganlığı azaltmadığını, zaman içinde davranış sorunlarını büyüttüğünü ve kuşaklar arası şiddet döngüsünü beslediğini açık biçimde ortaya koyuyor. 

Bugünün çocukları büyüklerinden nispeten başka bir iklimde büyüyor. Dünyanın dört bir yanında sıcak savaş, zorunlu göç, kitlesel yıkım ve soykırım görüntüleri dolaşımda. Haber bültenleriyle sınırlı bir dolaşım da değil bu; telefon ekranına, kısa videoya, oyun estetiğine, meme kültürüne, gündelik dile sızmış durumda. UNICEF 2024 sonunda dünyadaki her altı çocuktan birinin çatışma bölgelerinde yaşadığını vurguluyordu. Böyle bir çağda şiddeti, insanın dışına yerleştirilmiş, sonradan edinilmiş bir leke gibi anlatmak çocuklara da yetişkinlere de gerçek dışı bir dünya resmi sunuyor. Şiddet, insan deneyiminin karanlık ama tanınabilir bir parçası. Asıl mesele, onun hangi koşullarda yıkıcı bir toplumsal forma büründüğünü görmek.

Türkiye açısından bakınca da tabloyu birkaç beylik lafla, sosyal medyada ahlakçılık satarak geçemeyiz. OECD’nin PISA 2022 Türkiye notunda öğrencilerin önemli bir bölümü okula giderken, sınıfta ya da okulun başka alanlarında kendini güvende hissetmediğini bildiriyor; zorbalık deneyimleri de OECD ortalamasının üzerinde seyrediyor. Bu veriler, “çocuklar bozuldu” yakınmasından çok daha ciddi bir şeye işaret ediyor. Okul, birçok çocuk için bilgi mekânı olmanın yanında statü savaşlarının, dışlanmanın, görünür olma baskısının ve aşağılanma korkusunun da sahnesi. Şiddet vakalarının arttığına dair toplumsal kanaat biraz da bu yüzden güçlü: Çocuklar daha görünür biçimde gerilim taşıyor, kurumlar o gerilimi işleyecek dili ve zemini bulmakta zorlanıyor.

Buradan çıkarılması gereken sonuç, çocukları her an kırılabilecek kristal vazolar gibi koruma altına almak değil. Böyle yaptığımızda onları hayattan korumuyoruz; duygularını işleyebilecekleri alanları daraltıyoruz. Mesele, çocukların ve gençlerin şiddeti, öfkeyi, rekabeti, aşağılanmayı, korkuyu tanıyabilecekleri; bunları söze, oyuna, bedensel faaliyete, dramatizasyona, müzakereye çevirebilecekleri ortamları kurmak. CDC uzun süredir okul aidiyetinin, yani öğrencinin okulda görüldüğünü, değer verildiğini ve bağ kurabildiğini hissetmesinin, şiddet dâhil birçok risk karşısında koruyucu olduğunu vurguluyor. Son yıllardaki araştırmalar da çevrimiçi zorbalığın depresyon, kaygı, yalnızlık ve okuldan uzaklaşmayla bağlarını gösterirken; okul bağlılığı, güvenilir yetişkin teması ve olumlu akran ortamlarının bu zararı tamponlayabildiğini ortaya koyuyor.

Bu yüzden iyi bir şiddet karşıtı politika, çocuklardan karanlık duygularını söküp atmaya çalışmaz. Onları tanır, isimlendirir, taşır, sınırlar ve dönüştürür. Oyun bunun bir parçasıdır. Spor, sanat, tiyatro, tartışma kültürü, restoratif uygulamalar, güçlü rehberlik ilişkileri, adil okul iklimi, aileye destek, yoksullukla mücadele, mahallede güven duygusu, geleceğe dair gerçek bir ufuk açılması da öyle. CDC ve WHO’nun kamu sağlığı yaklaşımı tam burada önem kazanıyor: Şiddet, tek tek “kötü çocukların” meselesi olarak değil; ilişki, kurum, çevre ve eşitsizlik ağları içinde ele alındığında önlenebilir hâle geliyor.

Bizde sık görülen teorik hata şu: Çocuğu tarihsiz, sınıfsız, siyasetsiz, bedensiz, kültürsüz bir psikolojik paket gibi düşünmek. Sonra da bu boş pakete doğru pedagojik mesajları yerleştirirsek istediğimiz insanı üretebileceğimize inanmak. Bu, bir toplum mühendisliğinden çok bir kifayetsiz muhterislik biçimi. Çocuk ne laboratuvar tüpüdür ne de üzerine istenilen şeklin verileceği yumuşak bir hamur. İçinde yaşadığı dünyanın gerilimlerini emer, kendi mizacıyla yoğurur, oyuna taşır, suskunluğa gömer, bedene yükler, arkadaşlığına bulaştırır, bazen söze döker, bazen şiddete. O yüzden gençler arasındaki şiddeti anlamak istiyorsak, şiddetsizlik vaazını yükseltmek yetmez. Şiddetin nerede başladığını, nasıl dolaştığını, hangi kurumlarda meşrulaştığını, hangi dillerle örtüldüğünü ve hangi ilişkilerde çözülebildiğini görmek zorundayız.

Çocukların elinden oyundaki kılıcı alabilirsiniz. Ama onlara öfkeyle ne yapacaklarını, güçle nasıl ilişki kuracaklarını, yenilgiyi nasıl taşıyacaklarını, korkuyu nasıl konuşacaklarını öğretmediğiniz sürece o kılıç başka biçimlerde geri döner. Daha sessiz, daha örgütlü, daha kirli biçimlerde. Asıl mesele tam burada başlıyor.

*Yıldız, T. (2026, Nisan 19). Şiddeti yasaklarla yönetemeyiz, duygularımızı bastırarak tanıyamayız. Evrensel Gazetesihttps://www.evrensel.net/haber/5980366/siddeti-yasaklarla-yonetemeyiz-duygularimizi-bastirarak-taniyamayiz adresinden erişildi.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sinners: Irkçı kapitalizm ve güler yüzlü asimilasyon*

Psikolojiye giriş II* (Kitap)