Türkiye'nin uzun ekonomik hikâyesi*
Ben iktisatçı değilim. Ekonomiye meraklı, meseleleri sayılara da bakarak anlamaya çalışan, ekonomi okur yazarı olmaya çalışan biriyim. O yüzden Türkiye ekonomisi üzerine konuşurken büyük iddialardan, hazır ideolojik cümlelerden mümkün olduğunca uzak durmaya çalışıyorum. Veriler ne söylüyor, uzun dönemli eğilim bize ne gösteriyor, önce oraya bakmak daha doğru geliyor bana.
1950’den 2025’e uzanan tabloya böyle bakınca çok açık bir manzara çıkıyor ortaya. Türkiye ekonomisi büyümüş. Hem de azımsanmayacak ölçüde büyümüş. Fakat bu büyüme adil bir paylaşım düzeni yaratmamış. Hatta Türkiye’nin uzun hikâyesi biraz da burada düğümleniyor: büyüme var, ama bölüşüm sorunu da en az büyüme kadar istikrarlı.
Önce büyüme tarafına bakalım. Türkiye’nin dünya ekonomisi içindeki payı 1960’larda nominal olarak yaklaşık yüzde 0,55–0,60 bandındayken, 2020’lerde yeniden yüzde 1’in üzerine çıkıyor. 2025 projeksiyonunda bu oran yüzde 1,34 civarına ulaşıyor. Satın alma gücü paritesine göre bakıldığında tablo daha da belirgin. 1950’de yaklaşık yüzde 0,5 civarında olan pay, 2020’lerde yüzde 1,8–2 bandına kadar yükseliyor. Bu bize şunu söylüyor: Türkiye ekonomisi dünya ölçeğinde önemsizleşmemiş. Tersine, uzun vadede toplam ekonomik ağırlığını artırmış.
Kişi başına reel gelir verisi de aynı yönde konuşuyor. 1950’de kişi başına reel gelir yaklaşık 3.600 uluslararası dolar düzeyindeyken, 2025 projeksiyonunda 38 bin dolara yaklaşıyor. Kabaca on kattan fazla bir artıştan söz ediyoruz. Elbette bu artış düz bir çizgi halinde gerçekleşmiyor. 1970’lerin sonu, 1994, 2001, 2008–2009, 2018–2020 gibi ciddi kırılmalar var. Ama uzun dönemli çizgiye baktığımızda Türkiye’nin üretim ve gelir kapasitesinin belirgin biçimde arttığı tartışma götürmüyor.
Dünya ile karşılaştırınca da benzer bir sonuç çıkıyor. 1960–2024 arasında Türkiye’nin reel toplam GSYH büyümesi yıllık ortalama yaklaşık yüzde 4,7. Dünya ekonomisinin aynı dönemdeki ortalama büyümesi ise yüzde 3,4 civarında. Yani Türkiye uzun vadede dünya ortalamasından daha hızlı büyümüş. Bu veri, “Türkiye ekonomisi zayıf” türü kolaycı cümleleri boşa düşürüyor.
Ama meselenin can yakıcı tarafı tam burada başlıyor. Çünkü büyüme başka şey, büyümenin nasıl paylaşıldığı başka şey. Türkiye’de gelir dağılımı tarih boyunca hep sorunlu olmuş. 1960’larda en zengin yüzde 20 toplam gelirin yaklaşık yüzde 57–60’ını alıyor. Gini katsayısı 0,55–0,56 gibi çok yüksek düzeylerde. 2000’lerin ortasında bir miktar iyileşme görülüyor, fakat bu iyileşme kalıcı ve derin bir eşitlenmeye dönüşmüyor. 2020’lere geldiğimizde en zengin yüzde 20 hâlâ toplam gelirin neredeyse yarısını alırken, en yoksul yüzde 20’nin payı yüzde 6 civarında kalıyor.
Servet dağılımı ise daha da sert bir tablo gösteriyor. Gelir zaten eşitsiz dağılmış durumda, ama servet çok daha dar bir kesimde birikmiş. En zengin yüzde 10’un toplam servetin üçte ikisine yakınını elinde tuttuğu tahmin ediliyor. En yoksul yarının servetten aldığı pay ise neredeyse sembolik düzeyde. Bu da yoksulluğun yalnızca düşük maaş ya da geçim sıkıntısı meselesi olmadığını gösteriyor. Yoksulluk aynı zamanda mülkiyete erişememe, birikim yapamama, borçla yaşama ve geleceğe güvenle bakamama meselesi.
Bu yüzden Türkiye ekonomisinin uzun hikâyesini tek taraflı okumak doğru değil. Evet, Türkiye büyüdü. Evet, kişi başına gelir arttı. Evet, dünya ekonomisi içindeki ağırlığı yükseldi. Ama aynı zamanda bu büyüme geniş toplum kesimleri için adil, güvenli ve istikrarlı bir refaha dönüşmedi.
Bana kalırsa asıl mesele artık pastanın büyüyüp büyümediği değil. Pasta büyüdü, büyümeye devam ediyor. Asıl soru şu: Bu pastadan kim ne kadar aldı, alıyor?
* Yıldız, T. (2026). Türkiye'nin uzun ekonomik hikâyesi. https://www.tolgayildiz.org/2026/05/turkiyenin-uzun-ekonomik-hikayesi.html (Erişim tarihi: 3 Mayıs 2026)

Yorumlar