Kayıtlar

Bir şehir nasıl hatırlanır?*

Resim
Çocukluğumun geçtiği sokağı düşündüğümde sokağın bütünü gelmiyor aklıma. Köşedeki apartmanın serin girişi geliyor. Yazın açık bırakılan zemin kat penceresi, yağmurdan sonra kaldırımda kalan ince çamur, eve dönerken bir türlü bitmeyen yol… Bugün birkaç dakikada geçilecek mesafe, o zamanlar şehrin öbür ucuna kadar uzanıyordu. Çocukken bir şehri semtleriyle, meydanlarıyla, önemli yapılarıyla öğrenmiyoruz. Bunların adını daha sonra koyuyoruz. O yıllarda bildiğimiz başka şeyler var. Hangi köşede koşulacağı, hangi dükkânın önünde durulabileceği, hangi kapının önünden sessiz geçileceği. Bir yokuşun uzunluğunu bacaklarımızdan, bir meydanın büyüklüğünü kaybolma korkusundan anlıyoruz. * Yıldız, T. (2026). Bir şehir nasıl hatırlanır?  T Dergi , 7, 4-7. Devamı: [tam metin →] ( .PDF )

Direklerarası’nın hayaleti: Şehir, siyaset ve Türk tiyatrosunun hafızası*

Resim
Türk tiyatrosunun tarihi çoğu zaman fazla doğrusal anlatılıyor. Ortaoyunu ve tuluattan yazılı tiyatroya, kumpanyadan kuruma, Direklerarası’ndan Darülbedayi’ye, oradan Şehir ve Devlet Tiyatroları’na uzanan bir gelişme çizgisi. Bu anlatının dayandığı tarihsel gerçekler var. Fakat hayat böyle dümdüz akılcı bir sırayla ilerlemiyor. Eski biçimler bir sabah ortadan kalkmıyor, yeniler de boş bir alana yerleşmiyor. Aynı oyuncu bir gece Shakespeare oynayıp ertesi akşam tuluata çıkabiliyor. Aynı salonda operet, komedi, varyete ve sinema peş peşe gösterilebiliyor. Tiyatro kimi zaman ticari bir işletme, kimi zaman yardım kampanyasının parçası, kimi zaman da doğrudan savaş seferberliğinin aracı olabiliyor. Direklerarası’nın tarihi, bu iç içeliği görmek için iyi bir yer. Üstelik adı bile tiyatrodan gelmiyor. Bugünkü Vezneciler-Şehzadebaşı hattında, Onaltımart Şehitleri ile Dedeefendi caddeleri arasında kalan, İstanbul Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültelerinin arka kapılarının açıldığı yolun iki ya...

Sahne sanatlarının üretim koşulları, vergisi ve yaşama imkânı üzerine*

Resim
Türkiye’de tiyatronun sorunları konuşulurken sansürden repertuvara, salonlardan seyirciye, devlet desteğinin miktarından kültür politikasına kadar uzanan geniş bir liste çıkarıyoruz. Bunların hiçbiri önemsiz değil. Fakat bütün bu başlıkların öncesinde sorulması gereken daha basit bir soru var: Bu işi yapan insanlar, bu işi yaparak yaşayabiliyor mu? Bir oyuncu oyunculuk yaparak, dansçı dans ederek, küçük bir kumpanya oyun üreterek hayatını sürdüremiyorsa para bir süre sonra sanatın çevresindeki koşullardan biri olmaktan çıkıp doğrudan üretimin biçimini belirlemeye başlıyor. Beş oyunculu bir oyun yerine iki oyunculu oyun seçiliyor. Sekiz haftalık prova üç haftada bitiriliyor. Genç bir oyuncunun yerine gişesi daha güvenli, meşhur bir isim düşünülüyor. Turneye çıkabilmek için dekor küçülüyor. Teknik ekipte iki kişinin yapacağı işi bir kişi üstleniyor.  Bunların her biri dışarıdan bakıldığında estetik bir tercih gibi görülebilir. Fakat belirli bir noktadan sonra hangisinin gerçekten est...

İrade Kimin?*

Resim
Telefonu çoğu zaman belirli bir anlık iş için elimize alıyoruz. Bir mesaja bakacağız, bir adres bulacağız, haberleri okuyacağız. Sonra başımızı kaldırıyoruz ve yirmi dakika geçmiş. O arada bir savaş görüntüsü görmüşüz, birinin tatil fotoğraflarına bakmışız, hiç tanımadığımız iki insanın kavgasını izlemişiz, bir ayakkabı reklamının üzerinde durmuşuz, biraz gülmüş, biraz öfkelenmiş, belki bir şey satın almak istemişiz. Buradaki tuhaflık yalnızca yirmi dakikanın kaybolması değil. Daha can sıkıcı bir soru var: Ben bütün bunları ne zaman istemiştim? İrade meselesi galiba bu soruda başlıyor. İradeyi genellikle insanın istediğini yapabilmesi diye düşünüyoruz. Bir şeyi istiyorum ve onu yapabilecek gücü kendimde buluyorsam iradeliyim. Fakat bundan önce cevaplamamız gereken başka bir soru var: İnsan neyi isteyeceğine nasıl karar veriyor? İstediğimiz şeylerin ne kadarı, biz onları istemeye başlamadan önce önümüzde belirli biçimlerde seçenekler olarak belirmiş oluyor? Bir şeyi seçebilmek için önce...

Ankara Us Atölyesi ile söyleşimiz (Video)

Resim
Ankara Us Atölyesi Moderatör: Halil İbrahim Ağkavak Konuk: Tolga Yıldız

Okura teslim olmadan çok okunmak mümkün mü?*

Resim
Türkiye’de yayıncılığın darboğazı çoğunlukla kağıt, baskı, dağıtım ve kitap fiyatları üzerinden konuşuluyor. Bunlar elbette belirleyici sorunlar. Fakat ekonomik kriz, yayıncılığın daha eski bir gerilimini de görünür hale getiriyor: Yazar, yayınevi ve okur arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı meselesi. Kitap bugün aynı anda birkaç şey olmak zorunda. Yayınevi açısından maliyetini karşılaması gereken bir ürün, yazar açısından düşünsel ya da edebi bir üretim, okur açısından ise giderek pahalılaşan ve yalnızca para değil, ciddi bir zaman ve dikkat talep eden zorlayıcı bir nesne. Bu üç tarafın beklentileri ise kendiliğinden örtüşmüyor. Maddiyattan zamana okurun kıstasları Yayınevi kitabın satılmasını istiyor; ekonomik koşullar ağırlaştıkça tanınmış isimler, güncel başlıklar ve kolay anlatılabilir vaatler daha güvenli görünüyor. Okur da kitabı artık yalnızca başka kitaplar arasından seçmiyor. Sosyal medya, diziler, videolar, podcastler ve sürekli yenilenen dijital içerikler aynı sınırlı zama...